SöZüN TüKEndiĞi YaMaç ...

5.12.2008 - Üretimler

    

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

5.8.2008 - İzmir'in Dikili İlçesi'nin SHP'li Belediye Başkanı Osman Özgüven'i destekliyorum..

İzmir'in Dikili İlçesi'nin SHP'li Belediye Başkanı Osman Özgüven Hakkında 'Halka Ücretsiz Su Verdiği İçin' Dava Açıldı.

İzmir’in Dikili İlçesi’nin SHP’li Belediye Başkanı Osman Özgüven hakkında ’halka ücretsiz su verdiği için’ dava açıldı. Otobüsleri ücretsiz yapan, ucuz ekmek satan ve düşük fiyata sağlık hizmeti sağlayan Başkan Özgüven "Veremeyecek hesabım yok" dedi.
DİKİLİ Belediye Başkanı Osman Özgüven’in ’Sosyal belediyecilik’ adına yaptığı hizmetler başına iş açtı. Dikili’de ayda 10 tona kadar su kullanan tüketiciden ücret alınmaması üzerine açılan soruşturma sonrası Sayıştay Denetçisi, Başkan Özgüven hakkında ’Suyu halka parasız dağıttığı’ gerekçesiyle ’görevini kötüye kullanmaktan’ Danıştay’a suç duyurusunda bulundu. SHP’li Başkan Osman Özgüven ekonomik sıkıntı çeken vatandaşların biraz rahat etmesini sağlamak istediğini vurguladı ve şunları söyledi:

MİLLET ZORDA "Suyu parasız veriyorum diye Sayıştay denetçisi rapor tuttu. Danıştay da dava açtı. Oysa ben suyu bedava vermiyorum, ilçede su 10 tona kadar bedava. Ancak 11 ton kullanırsan kullandığın 11 tonun tamamının parasını ödüyorsun. Bir soruşturma da belediye çalışanlarına suda yüzde 50 indirim yaptığım ve su paralarını zamanında tahsil etmediğim için açıldı. Millet zaten zor durumda. Bırak su parasını ödemeyi ekmek almaya parası yok."

Özgüven, belediyenin hizmetlerini ise şöyle sıraladı:

FIRINCILAR KIZDI "Türkiye’nin çok yerinde 200 gram ekmek 40 Ykr’dan satılırken, belediye fırınında tamamen hijyenik koşullarda üretilen 225 gram ekmek, 25 Ykr’dan satılıyor. Un, elektrik, motorin, odun hangisine zam gelirse biz de etkileniyoruz, ancak yine de daha büyük ekmeği daha düşük fiyata satıyoruz. Uygulamayla ilçedeki fırıncıların tepkisini çektik.

MUAYENE 1 YTL Modern cihazlarla donanmış sağlık merkezi kurduk. Parası olana muayene 1 YTL, her türlü röntgen ise 6 YTL. Eğer para yoksa bunları da almıyoruz. İzmir’e röntgen çektirmeye giden vatandaşları o zahmetten kurtardık

SOSYAL ETKİNLİK Halkın sosyal hayata katılması için Kültürevi’ni yeniden faaliyete geçirdik. Kadınların el sanatları öğrenip ev gelirine katkıda bulunması için ’Kadın Dayanışma ve Gençlik Merkezi’ kurduk. Belediyenin imkanlarıyla Dikili’yi ayağa kaldırmaya çalışıyorum. Veremeyecek hesabım yok, gerekirse yargılanırım. Kendim için değil, Dikili halkının rahatı, mutluluğu için çalışıyorum."

Belediye otobüsü öğrencileri eve kadar bırakıyor

Belediyeye ait dört otobüsün şehir içinde yolculardan ücret almadığını anlatan Başkan Özgüven, "Otobüslerin yakıt masrafını hesapladık. Zaten bir gün içinde çok fazla sefer yapmıyorlar, yolculardan para almamaya karar verdik. Almıyoruz da. Öğrenciler otobüse bindiğinde ise evinin, okulunun önüne kadar götürülüyor" dedi.

Borç yok gibi, maaşlar zamanında ödeniyor

DİKİLİ Belediyesi’nde işçi memur yaklaşık 200 personel çalışıyor. Jeotermal çalışmaları İller Bankası’ndan üç yıl vadeyle alınan 2.5 milyon YTL krediyle yapılıyor. Vadesi çok kısa olan bu borcun yanında Dikili Belediyesi’nin Maliye’ye 150 bin YTL, SSK’ya ise 100 bin YTL borcundan başka borcu bulunmuyor. İşçi ve memur maaşları da zamanında ödeniyor.

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

5.2.2008 - 1 Mayıs......1.Mayıs.2008 !

UAÖ: 1 Mayıs'ta Yaşanan Polis Şiddeti Soruşturulmalı

Af Örgütü, dün İstanbul'da polisin aşırı güç, işkence ve kötü muamele ettiği; barışçıl gösteri hakkının ihlal edildiğini söyledi ve soruşturma başlatılmasını istedi.

BİA Haber Merkezi - İstanbul

02 Mayıs 2008, Cuma

 

Uluslararası Af Örgütü (UAÖ), 1 Mayıs'ta İstanbul'da polisin göstericilere karşı aşırı güç kullandığı, gözaltına alınanlara kötü muamele, işkence yapıldığı ve barışçıl gösteri hakkının ihlal edildiğinden "endişelendiğini" söyledi.

1 Mayıs öncesinde İçişleri Bakanı Beşir Atalay'a bir mektup gönderen Avrupa ve Orta Asya Program Direktörü Nicola Duckwoth, şöyle demişti:

“Barışçıl gösteriler düzenleme hakkı Uluslararası İnsan Hakları mevzuatında, barışçıl toplanma özgürlüğü hakkı tarafından korunmaktadır. Bu hak üzerine getirilen herhangi bir kısıtlama sadece kanunlar tarafından emredilen ve ancak ulusal güvenliği, kamu düzenini veya başkalarının haklarını ve özgürlüklerini korumak için demokratik toplumda gerekli olan durumlarda getirilebilir.”

UAÖ, Newroz ve sonrasında yaşanan olayları da hatırlatarak şöyle dedi:

"1 Mayıs 2007’de İstanbul’da düzenlenen barışçıl gösteriler sırasında ve sonrasında polis göstericileri dağıtmak için cop ve gözyaşartıcı bomba kullanmıştır. 38 kişi, gösteriler sırasında polisler tarafından yaralandıklarını ileri sürerek suç duyurusunda bulunmuştur.

Fakat, 12 Mart 2008’de Başsavcı uygulanan gücün yasal olduğunu açıklamıştır, çünkü gösteriler izinsiz yapılmıştır. Bu karar, toplanmanın izinli veya izinsiz yapılmasından bağımsız, yasa uygulayıcıları tarafından uygulanan gücün orantılı olması gerekliliği ile çelişmektedir." 

Duckworth, yaptığı yazılı açıklamada “Polisin göstericilere ve gözaltındakilere karşı aşırı güç kullanması iddiaları düzenli olarak olması gereken şekilde -derhal, tarafsız bir şekilde ve etkili bir biçimde- soruşturulmuyor. Bu, yasa uygulayıcıları tarafından yapılan insan haklar ihlalleri için fiili dokunulmazlığı doğurur” dedi.(EÜ)

 

 

*****************************************************

"Vali Telefonda 'Bir Şey Yapamam, Emir Aldım' Dedi"

1 Mayıs'ta DİSK binasından Vali Güler ve Bakan Atalay'la görüşen CHP Milletvekili Sevigen, 1 Mayıs'taki polis şiddetinin tamamen bir hükümet organizasyonu olduğunu söyledi. "O polisin tekmesi, aslında İçişleri Bakanı'nın tekmesidir."

 

BİA Haber Merkezi - İstanbul

02 Mayıs 2008, Cuma

1 Mayıs'ta polisin gaz bombası attığı Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) binasındaki Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) milletvekillerinden biri de Mehmet Sevigen'di.

bianet'in görüştüğü Sevigen, İstanbul Valisi Muamer Güler'le ve İçişleri Bakanı Beşir Atalay'la telefonda konuşarak insanlara şiddet gösterilmesinin durdurulmasını istedi. Ancak, Vali Güler'in bir şey yapmasının mümkün olmadığını, talimat aldığını söylediğini aktaran Sevigen, Bakan Atalay'ın da geri adım atmadığını bildirdi.

"Vali'nin inisiyatifi yok. Tamamen emir kulu. Oysa toleranslı davranılsaydı, kriz yönetilebilirdi. Sendikaların inisiyatifi olmasaydı, durum çok daha farklı, kötü olurdu."

Sevigen: O tekme aslında Bakan Atalay'ın tekmesi

Sevigen 1 Mayıs'taki polis şiddetinin hükümet tarafından çok daha önceden organize edildiğini düşünüyor. "Yerdeki kadına tekme atarken gördüğünüz o polis var ya... O tekme, o postal, aslında İçişleri Bakanının tekmesi, postalıdır."

"İçişleri Bakanı, Başbakan, Vali günler öncesinden tahrik ettiler. Ortalığı gerdiler. Bunun siyasi bir karar olduğunu görmek gerek. İnsanlar 1 Mayıs'ı kutlamak istiyordu. Hükümet bunu sağlayabilirdi."

"Milletvekilleri olmasaydı DİSK binasını mahvedebilirlerdi"

Sevigen "Keşke herkesi koruyabilseydik" diyor; ancak DİSK binasının içindekileri ve çevredekileri koruyabildiklerini söylüyor. "Bu kadar acımasız olmak ne demek? Burada hükümetin tahriki var. Eğer milletvekilleri olmasaydı, DİSK binasını mahvedebilirlerdi."

CHP olayı Meclis'e taşıyor

Sevigen CHP'nin 1 Mayıs'taki polis şiddetini Meclis gündemine taşıyacaklarını, soru önergesi vereceklerini ve sorumluların açığa çıkmasını istediklerini söyledi.

"Yanlarına kalmamalı"

Sevigen hükümet ve sorumlular için "Bu yanlarına kalmamalı" diye konuştu.

Faruk Çelik izahatı yanlış yerden istiyor

Çalışma Bakanı Faruk Çelik, 1 Mayıs'la ilgili bugün "Polisin bu şekilde, işin başlangıcında sert davranmasının, polis, emniyet, güvenlik açısından, mülki amirler tarafından bir izahı gerekiyor" dedi.

Sevigen'in Vali'nin sözlerine ilişkin anlattıklarıysa izahatın hükümetten gelmesi gerektiğini gösteriyor. (TK/GG)

 

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

4.30.2008 - TCK 301.Madde Tümüyle Kaldırılmalıdır!

TCK 301. Madde Tümüyle Kaldırılmalıdır!

17 Nisan 2008

AKP milletvekilleri tarafından 7 Nisan 2008 tarihinde TBMM’ye sunulan TCK 301. Maddenin değiştirilmesine ilişkin yasa teklifi, Adalet Bakanlığı verilerine göre 2006 ve 2007 yılının ilk üç ayında 14’ü çocuk 2724 kişiyi sanık sandalyesine oturtan TCK 301. Maddenin düşünce özgürlüğü önünde oluşturduğu engeli ortadan kaldırmaz.

Maddenin değişikliği için verilen yasa teklifinin gerekçesinde “ifade hürriyeti, temel hak ve hürriyetler arasında değerlendirilerek, birçok uluslararası belgeye konu olmuş, Anayasamızda da güvence altına alınmıştır. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin 19, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 10. maddesinde, Anayasa'nın 25. ve 26. maddelerinde konuya ilişkin ayrıntılı, koruyucu ve düzenleyici hükümlere yer verilmiştir" deniliyorsa da, maddenin yeni içeriği bu gerekçe ile çelişmektedir.

Demokrasi, kamu kurumları da dâhil olmak üzere hiçbir kurum, kavram ve ideolojinin tabulaştırılmadığı bir ortamı ifade eder. 301. madde, içeriği itibariyle koruduğu değer ve kurumları tabulaştırmaya uygun bir yoruma tabi tutulabilir ki, son yıllarda bu maddeye göre açılan davaların tümünde bu tabulaştırma zihniyetinin esas alındığı görülmektedir. Bu tür tabulaştırmalar, rejimlere otoriter bir nitelik kazandırır ve özgürlükler ile düzen dengesinin özgürlükler aleyhine bozulmasına yol açar. 301. Maddede yapılması teklif edilen değişiklik ise, maddenin mevcut durumda yol açtığı tabulaştırma zihniyetini ortadan kaldırmamaktadır.

Teklifte, ceza üst sınırı tecil sınırına çekilerek ceza müddeti 3 yıldan 2 yıla indirilmektedir. Tecil sınırına inmesiyle birlikte artık TCK 301. Maddeden dolayı kişinin özgürlüğünden alıkonulması hâkimin yetkisi dâhilinde olacaktır. Ancak tecil sürecinde benzer bir fiil yeniden gerçekleştirildiğinde, kişi hem birinci cezayı hem de ikinci cezayı çekmek durumunda kalacaktır. Bu düzenleme, sadece ifade özgürlüğünü değil, düşünce üretme sürecini de bir otosansüre zorlayarak baskı altına almaktadır.

Keza maddede yer alan  "Türklük" ifadesinin "Türk Milleti", "Cumhuriyet" ifadesinin de "Türkiye Cumhuriyeti" olarak değiştirilmesi öngörülmektedir. Kelimeler üzerinde yapılan değişikliklerin ifade özgürlüğünün alanını genişletecek yönde bir nitelik değişikliği olmadığını, iddianame düzenleyen Savcıların iddianamelerinden ve Yargıtay Ceza Kurulu’nun kararlarından anlamak hiç de zor değildir. Maddenin mevcut halinde yer alan “Türklük” ifadesi, bugüne kadar Yargıtay Ceza Kurulu tarafından zaten “Türk Milleti” olarak değerlendirilmiş ve cezalar da bu anlayışa dayanılarak verilmiştir. (Bkz. Hrant Dink davasında Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun vermiş olduğu karar). 

Ayrıca Türk Milleti tanımının ne olduğu ve hangi ölçüte göre tanımlanacağına dair herhangi bir açıklama da yapılmamıştır. Etnik-kültürel bir millet tanımının, aynı etnik-kültürel kökene sahip olmayan vatandaşları inciten, baskı altına alınmalarını kolaylaştıran saldırgan ve otoriter açılımlara eğilimli bir milliyetçiliği besleyeceği aşikârdır. Şimdiye kadar 301. Madde ile gerçekleşen de bu olmuştur. Yapılmak istenen düzenleme, 301. Maddenin yarattığı problemleri çözemeyeceği gibi, daha da derinleşmesine yol açacaktır. Bu güne kadar madde hükmüne uygun olarak ceza veren mahkemeler, kararlarını verirken Türklük olarak ifade edilen bu kavramın nasıl bir tanıma sahip olduğunu düşünerek bir tereddüt yaşamadılar. Şimdi mahkemelerin maddeyi yeni bir anlayışla ele alıp, bu kez Türklük yerine Türk Milleti kavramını dikkate alarak, sanki öncekiyle çok farklıymış gibi bir anlayışla karar vermelerini sağlayacak hiçbir neden yoktur.

Düşünce özgürlüğü, devlet gibi düşünmeme özgürlüğüdür; kurulu düzeni sorgulamayı, gerektiğinde kınamayı ve mahkûm etmeyi de içeren bir özgürlük olarak demokratik düzenin kurucu bir unsuru ve vazgeçilmez bir şartıdır. Eğer bireysel özgürlük, çoğunluğun onaylamadığı görüşleri desteklemek ve savunmak, çoğunluktan farklı bir davranış yolu izlemek hakkını içermiyor ise, bu özgürlüğün hiç bir anlamı yoktur.

 TCY 301. Maddede yapılmak istenen değişiklik, suçun maddi niteliğini değiştirmemektedir. Değişen, sadece bu maddi durumun nasıl yargılanacağına ilişkin yöntemdir.

 301. maddenin verdiği zarar, doğrudan Mahkeme kararlarından olduğu kadar statükocu toplumsal baskının muhalif sesler üzerine yönelmesinden de kaynaklanmaktadır. Hrant Dink 301'den mahkûm olmuş ama çok daha vahimi bu davayla yaratılan atmosfer nedeniyle katledilmiştir. Cumhurbaşkanı'nın izni için yapılan başvurularda bu damgalama süreci daha hafif olmayacak, muhalif isimler daha da fazla hedef haline getirecek ve muhtemeldir ki, Cumhurbaşkanı da baskı altına alınacaktır.

Bütün bu nedenlerle, 8 Şubat 2007 tarihinde TBMM Başkanlığına sunduğumuz ve toplumun farklı kesimlerinden 20 bini aşkın insanın bizzat imzaladığı, binlerce yurttaşı temsil eden 100’den fazla sivil toplum örgütünün de desteklediği “TCY’nın 301. maddesinin ivedilikle yürürlükten kaldırılması” talebimizi bir kez daha tekrarlıyoruz. 301. Maddenin kaldırılması Hrant Dink’in katledilmesiyle bir kez daha incinen toplumsal adalet duygumuzu iyileştirme yolunda önemli bir adım olacaktır. 

 Düşüncelerimizi Yasaksız, Korkusuz ve Tehditsiz Konuşup İfade Etmek İstiyoruz.

 

İnsan Hakları Derneği 

Helsinki Yurttaşlar Derneği

İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği

Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

4.22.2008 - Fikirdaşlarım-Yıldırım Türker 22

Tecavüze devam

 

Yıldırım Türker

21/04/2008 (14431 kişi okudu)

Ölümüyle, hunharca katledilme-siyle tarihe bir dönüm noktası olan insanlar vardır.
Hrant'ın ölümü sayesinde dile getirilemeyenlerin, hayatın her alanının her rütbesinden gönüllünün katıldığı cinayet örgütlenmelerinin ortaya çıkarılması konusunda iyi kötü bir adım attık. Devamının gelmesi için; canımıza tehdit, dilimize kilit olan kutsalların bir bir sorgulanabilmesi için artık iş bize düşüyor.
Aynen İtalyan sanatçısı Pippa Bacca'nın ölümü gibi. Onun barış performansını kanlı bir müdahaleyle korkunç bir sona yazan vatandaşımızın ardındaki karanlığı kurcalamak da şimdiki görevimiz.
Pippa, performansına hepimizi katıyor işte.
Gazetemizdeki muhteşem Kaan Sezyum'un son yazısının başlığı, 'Her Türk Münferit Doğar' idi. Bacca'nın tecavüzcü katili de gayretkeş Türklük muhtarları tarafından münferit, dünyanın her ülkesinden çıkabilecek bir sapık olarak yansıtıldı.
Oysa öyle olmadığını biliyoruz. Değil mi?
Yakın zaman önce Batman'a gittim. Hizbullah'ın, savaşın, intihar eden kadınların Batman'ı. Bir zulüm laboratuarı olarak gözlerimizden ırakta, yolunu bilsek de bir türlü ulaşamadığımız Batman. Orada yine dudak uçuklatan öyküler dinledim.
Batman Barosu'nun Batman'ın 'kenar mahalleleri'nde başlatmış olduğu bir çalışmadan izlenimler. Liselerde 'Aile içi şiddet' konusunda bir bilinçlendirme çalışmasına katılan genç avukatlar çaresiz bir şaşkınlık içinde anlatıyorlardı. Aile içi cinsel tacizin ne kadar yaygın olduğunu. Amcaların, dayıların, erkek kardeşlerin, küçük kız çocuklarına tecavüzünün yaygınlığını. Sokaklarda rahat yürüyebilmesi bile mümkün olmayan kızların ev içinde nasıl birer cinsel nesne olarak kullanıldığını. Kimileyin analarının da birer suç ortağı olarak onları nasıl suskunluğa teşvik ettiğini.
Ama karanlık çöktüğünde hiçbirimiz bu konulardan konuşmak istemiyorduk. Bazen birinin gözleri dalıyor, Batman'daki intiharların neden bir türlü durdurulamadığını soruyordu. Artık delikanlı oğlanlar da birer ikişer atıyorlar kendilerini Hasankeyf kalesinden. Kızlar neyse de oğlanlara ne oluyor, diye soruyordu genç bir avukat.
Çünkü görsek de, bire bir tanık olsak da kabul etmek istemediğimiz, bir an evvel unutmaya, kendimizi şaşkınlığın ve masumiyetin şefkatli kollarına bırakmaya alıştığımız bir konu, tecavüz. Ve ensest.
Pekiyi bu konu Batman'a özel, o şehrin havasından suyundan kaynaklanan bir durum mu?
Daha dün İstanbul'da karın ağrısı şikâyetinden doktora götürülüp 8,5 aylık hamile olduğu anlaşılan 12 yaşındaki kız çocuğuna tecavüz edenin dayısı olduğu haberi vardı Radikal'de.
Yine iki gün önce birkaç doktorun Düzce Tıp Fakültesi Ana Bilim Dalı'na cinsel saldırı iddiasıyla başvuran bir grupla yaptığı araştırmanın sonuçları yayınlanmıştı.
Sonuçlara göre cinsel saldırganların yüzde 43.4'ü tanıdık. Yüzde 13.2'si eski sevgili, yüzde 11.3'ü koca, yüzde 7.5'i biyolojik baba, yüzde 7.5'i de yakın erkek akraba.
Mağdurların yüzde 18.9'u 11 yaşın altında. Yüzde 69.8'iyse 18 yaşın altında.
Tecavüz, gerek kanıtlanması güç olduğundan, gerekse kurbanların başlarına geleni anlatamamasından, herkesin bilip kimsenin engelleyemediği bir gerçeklik olarak suratımıza sırıtıyor.
Bu memlekette çocuk sevgisinin ne anlama geldiği üstüne iyice bir düşünmeliyiz.

Tecavüzcü sürüsü
2003 yılında yazdığım bir yazıdan dolayı başıma gelmedik kalmamıştı.
Görmezden gelmeyi sürdürdüğümüz takdirde toplum olarak bir tecavüzcü sürüsüne dönüşeceğimizi vurgulayan bir başlıktı kullandığım. Oysa basınımızın kimi militarizm bekçisi ve Genelkurmay benim bu başlığı ordu için kullandığım konusunda hemfikirdi. Yurdun dört bir yanında kutsal sacayağından töre, kız çocuklarını, kadınları intiharla ya da infazla sustururken diğeri, yani militarizm bu konuda devreye giriveriyordu.
Jandarma Genel komutanlığı, Ş.E.'ye tecavüz ettiği gerekçesiyle 405 (dört yüz beş) personeli hakkında açılan davaya ilişkin sadece birkaç gazetede çıkan haberlerden duyduğu rahatsızlığı dile getirmişti: "... abartılı olarak yansıtılan iddianın...basın organlarında yorum ve değerlendirmelere tabi tutulması ve 'Ş.E.'nin onur mücadelesi', 'Tecavüz skandalı büyüyor', 'Ş.E.'nin annesi de tecavüze uğramış'...gibi başlık ve sloganlarla çarpıtılarak sunulmasının bölücü örgüt ve işbirlikçilerinin propaganda amaçlı gayelerinin bir parçası olabileceği değerlendirilmektedir."
Dolayısıyla bu konuda susmamız, Ş.E.'yi, anasını ve benzeri sayısız kadını bir kez daha yapayalnız bırakmamız gerekiyordu. PKK yanlısı sanılmamak, hatta ilan edilmemek için.
İsteyen o tarihte çok kısa süre gündemde kalabilen bu korkunç tecavüz iddiasıyla ilgili yazılanları, Ş.E.'nin anlattıklarını okuyabilir.
Almanya'da yaptığı bir konuşmada aynı konudan söz açan Eren Keskin'in çilesi de, belki takip ediyorsunuzdur, hâlâ sürmekte.
'Türk askeri böyle şey yapmaz' diye haykıranlar, bu yıl Newroz kutlamalarına izin verileceğini açıklayan Bakanlık'a rağmen asker tarafından işbaşına sürülen polislerin Yüksekova'da panzerlerinden megafonla yaptığı, 'Jandarmalar geliyor. Bacılarınızı yollayın' anonslarında da bir haber değeri görmedi elbet. Acaba o anonslar ne anlama geliyordu?
Şimdi, ele güne rezil olma paniğiyle Pippa'nın tecavüze uğrayıp katledilmesinden Türk'ün onurlu utanç gösterisi çıkarmaya çalışanlar, bu toprakların ve kültürün münferit sapıklarından hayıflananlar, açıkça sahtekârlık ediyor.
Dava konusu olan o beş yıl evvelki yazımda bütün topluma öfkeyle seslenmiştim. Ne idüğü belirsiz Basın Konseyi'nden, davam sürmekte olduğu halde ihbar niteliğinde bir 'kınama cezası' alan o yazımın sonunu bir kez daha okuyalım istiyorum:
Bu topraklarda her nesilden kaç milyon kadının tecavüze uğrayıp hayatta kalmak adına yaşadıklarını sineye çekerek bir başına yaralarını sarmaya çalıştığını hiç düşündünüz mü? Gecenin bir vakti kan ter içinde uyanıp kâbuslarını yapayalnız yaşamak zorunda olan; çocuklarını, yakınlarını, en önemlisi hayatlarını korumak için uğramış oldukları bu en vahşi saldırıyı unutmaya çalışan ne kadar kadın var yanımızda yöremizde. Solcu diye, Kürt diye, yoksul diye, fahişe diye, kocasının karısı diye, onun yeğeni bunun baldızı diye ve daha bütün insanlık hallerini sıralasak onlar diye, her şeyden geçtim kadın diye, 'kirletilmek' fiiliyle peçelenmiş diye her gün kaç kadın tecavüze uğruyor diye düşünmüşlüğünüz var mı? Mutlaka vardır. Çünkü sokaklarda, eviçlerinde, hayatın her köşesinde kadın cinselliğini küfre emanet etmiş dolanıp duruyorsunuz. Ancak birbirinizin anasını avradını bacısını sıradan geçirdiğinizde rahatlayabiliyorsunuz.
Birbirlerine yılışarak el veren saygıdeğer aile babaları tarafından iştahla ırzına geçilmiş kız çocuklarının gönüllü olup olmadığını tartışmayı biliyorsunuz çünkü. Sizden değil diye, HADEP'li diye, Dev-Solcu diye, fahişe diye, gülüp geçmeseniz bile içinizden sinsi bir 'Oh olmuş orospuya' geçiyor çünkü. Tecavüzcü Coşkun'u gıptayla kudurmuş bir tezahüratla karşılayan sizsiniz çünkü.
Çünkü Türk askeri yapmaz. Çünkü hepsi söylenti. Çünkü her şey bölücülerin ekmeğine yağ sürüyor. Çünkü kadındır, hak etmiştir.
Kadınlardan nefret eden bu toplum tecavüzcülere çanak tutuyor. İkiyüzlülükle, korkaklıkla, alçakça susup görmezden gelerek. Kimileyin açıkça onaylayarak.
Pekiyi neden her erkeğin anasına bacısına karısına küfredildiğinde bir cinayet makinesine döndüğünü, hele içkiliyse sel salya sümük bağrını yumruklayıp ölüme koşar gibi yaptığını hâlâ anlayamadınız mı? Bu namus müsameresinde kadınına toz kondurmayan horoz kılığına bürünmek saklanmanın en mubah yolu da ondan.

 
0 YorumYorum yaz!Bağlantı

4.16.2008 - Fikirdaşlarım- Albert Einstein

 

 

SONRA YAPILACAK TEK ŞEY VAR!...
Sen. Makine başındaki adam ve atölyedeki.
Sana yarın su boruları ve vanalar yerine çelik miğferler ve makineli tüfekler yapmanı emrederlerse,
yapılacak bir tek şey var: HAYIR de!...
Sen. Tezgahı ardındaki kız ve bürodaki kız.
Sana yarın bomba doldurmanı ve keskin nişancı tüfekler için hedef dürbünleri monte etmeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...
Sen. Fabrika sahibi.
Sana yarın pudra ve kakao yerine barut satmanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...
Sen. Laboratuardaki araştırmacı.
Sana yarın eski yaşama karşı yeni bir ölüm icat etmeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...
Sen. Odasındaki ozan.
Sana yarın aşk şarkıları yerine nefret şarkıları söylemeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...
Sen. Hastası başındaki doktor.
Sana yarın savaşa adam yazmanı emrederlerse,

yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...
Sen. Kürsüdeki din adamı.
Sana yarın savaşa dair kutsal sözler söylemeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...
Sen. Vapurdaki kaptan.

Sana yarın buğday yerine top ve tank taşımanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...
Sen. Havaalanındaki pilot.
Sana yarın kentler üzerine bomba ve fosfor yağdırmanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...
Sen. Dikiş masası başındaki terzi.
Sana yarın üniformalar dikmeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...
Sen. Cübbesi içindeki yargıç.
Sana yarın savaş mahkemesine gitmeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...
Sen. İstasyondaki adam.
Sana yarın cephane treni ve kıt'a nakli için kalkış sinyali vermeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...
Sen. Kentin varoşlarındaki adam.
Sana yarın gelir de siper kazmanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...
Sen. Normandiya'daki ana ve Ukranya'daki, sen Frisko ve Londra'daki ana.
Sen Hoangho ve Missisippi' deki ve Hamburg ve Kore ve Oslo'daki ana.,
bütün toprak parçaları üzerindeki analar, dünyadaki analar,
sizden yarın yeni kırgınlar için hemşireler ve çocuklar doğurmanızı isterlerse,
dünyadaki analar, yapacağınız bir tek şey var:
HAYIR deyin!... Analar, HAYIR deyin!...

Çünkü eğer hayır demezseniz, eğer hayır demezseniz analar, sonra, sonra:
Gürültülü vapur dumanlarıyla yüklü liman kentlerinde büyük gemiler inildiye inildiye sessizleşecek,
dev mamut kadavraları gibi su üstünde ölgün ve hantal, su yosunu,
deniz bitkileri ve midye kabuklarıyla kaplı,
önceleri öyle ipildeyip çınlayan gövdesi mezarlık ve çürümüş balık kokusuyla yüklü,
yıpranmış, hasta ve ölü gövdesi rıhtım duvarlarına karşı,
ölü ve yalnız rıhtım duvarlarına karşı yalpalanacak.
Tramvaylar beyinsiz, ışıltısız, cam gözlü kafesler gibi
yamru yumru olacak. Çürümüş hangarların arkasında,
büyük çukurlar açılmış yitik caddelerde raylar öylece duracak.
Çamur grisi, pelteleşmiş, kurşuni bir sessizlik dönenecek ortalığı,
her şeyi unutarak, büyüyecek okullarda ve üniversitelerde
ve tiyatro salonlarında büyüyecek, stadyumlarda ve çocuk parklarında,
korkunç ve hırslı kesintisiz bir sessizlik büyüyecek.
Güneşli taze bağlar yıkık yamaçlarda çürüyecek, kuraklaşan toprakta kuruyacak,
pirinç ve patates ekilmeyen tarlalarda donacak ve sığırlar katılaşmış bacaklarını
devrilmiş iskemleler gibi dikecek gökyüzüne.
Enstitülerde büyük doktorların dahi buluşları asitlenecek, çürüyüp, mantarsı küfle kaplanacak.
Mutfaklarda, hücre odalarda ve kilerlerde,
soğuk hava depolarında ve ambarlarda son torba un,
son kase çilek, kabak ve diğerleri bozulup gidecek,
ekmek ters çevrilmiş masaların altında,
parça parça olmuş tabakların üstünde yemyeşil kesilecek,
ortalığa yayılan yağ arap sabunu gibi kokacak,
tarlalarda buğday paslanmış karasabanların yanına düşüp kalacak,
yok edilmiş bir ordu gibi ve tüten tuğla bacalar, demirci ocakları
ve yıkık fabrika bacaları sonsuz çimle kaplanarak ufalanacak,
ufalanacak, ufalanacak, ufalanacak.
Sonra son insan dökülüp parçalanmış barsaklarıyla
ve kirlenmiş ciğerleriyle zehir gibi kızaran güneşin altında
yalnız ve yanıtsız ve yalpalayan yıldızların altında bir yanılgı gibi ordan oraya dolaşacak,
o kocaman beton yığınları, tenha kentlerin soğuk putları
ve gözden kaçması olanaksız toplu mezarlar arasında yalnız, son insan,
kupkuru, delirmiş, allaha küfrederek, yakınarak o korkunç soruyu soracak :
NEDEN?
Bu ses bozkır derinliğinde yiterek duyulmaz bir hale gelecek,
yıkıntılar üzerinde esecek,
çatlaklar arasından akacak, bu ses,
ibadethane enkazları içinde ve sığınaklara çarparak şaklayacak,
kan birikintileri üzerine düşecek, duyulmayacak, yanıtlanmayacak,
son insan-hayvanın son hayvanca bağırışı.
Tüm bunlar olacak,
yarın, yarın belki, belki hemen bu gece,
belki bu gece, eğer-eğer-eğer siz. HAYIR demezseniz!...


wolfgang borchert - Çeviri : Rahman Haydar

 

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

4.14.2008 - Fikirdaşlarım- Yıldırım Türker 21

Yıldırım Türker Bacca'nın katledilmesi

 

Yıldırım Türker

 

14/04/2008 (11873 kişi okudu)

İtalyan sanatçı Pippa Bacca'nın katledilme öyküsüyle bir kez daha sarsıldık.
Bacca, Balkanları geçtikten sonra, barış yolculuğunda hiç çekinmediği Türkiye topraklarında öldürüldü.
Bu konuda yine topluca bir riyakârlık ayinine çağırılıyoruz.
Elbette büyük gazete, meşrebine uygun olarak, milli savunma refleksiyle Pippa'nın kız kardeşinin sözlerini manşet yapmıştı:
"Kötü insanlar her yerde var."
Bu yürek yakıcı hikâyede bu toprakların yerleşik nizamını, ideolojik örüntülenmesini çarpıcı bir biçimde dışavuran nokta, katilin dedikleriydi. Katil, yakalanmadan önce televizyonda Bacca'nın kayıp olduğu haberini izlerken "AB'ye rezil olduk. Hangi şerefsiz acaba?" demiş.
Katilin klişesi, hayatımızın bağrına çoktan çöreklenmiş. Ele güne rezil olmak. Yaşadığımız; birbirimize ve bizden olmayanlara yaşattığımız vahşeti Türkiye'nin Batı'daki imajı açısından değerlendirip vahvahlanmak. Kendi yaratıp kendi kurguladığımız vahşet karşısında kendi payımızı inkâr ederek olayı insani boyutundan soyup tanıtma-reklamasyon faaliyetinin alanına hapsetmek.
Pippa'nın barışa kendi dilinde katkı sağlayabilmek için çıkmış olduğu yolculuğun Türkiye ayağında düşmesi bu topraklarda yaşayan kimi gerçekten şaşırtmıştır? Daha ilk fotografını gördüğümüzde başına gelecekleri yürek çarpıntısıyla hissetmemiş miydik? Şimdi, "Affet bizi Pippa", "Utanıyoruz" ve benzeri sloganlarla onu uğurlarken bu toprakların kadınlar için hiç de tekin olmadığını, her gün onlarca kadının töre adına, siyaset adına, çoğunluk bir hiç adına öldürüldüğünü hatırlıyor muyuz? 'Yabancı kadınlar', birer kurban olarak hayatımızda her zaman yer bulmuşlardır. Defalarca onları andık, cenazelerini uğurladık.
Hatta bir ara Gülgeç'in çizgileriyle, peşlerinde tecavüzcü Türk canavarları ile birlikte karikatürlerini Alanya Turizm broşürlerine bile basmıştık.
O sıralar belediye başkanı kısaca, 'Neden bu kadar mesele haline getirdiniz, anlamıyorum. Turisti mizahi bir dille çağırmak istedik' demeye getiriyordu. Mizah malzemesi edilen şeylerin, benzerleri kısa zaman önce skorlanmış tecavüz, hayvan katliamı türünden geleneksel sporlarımız olması besbelli kafasını karıştırıyordu başkanın. Bir rahatlasa, 'Yalan mı, kardeşim?' diye bağıracaktı gazetecilerin yüzüne. Dante'nin cehennem tasvirini aratacak bir karikatürün bir turizm broşürünün kapağını süslemesinin baş döndürücü abesliğinden geçtim, tecavüzle, cinayetle kendine has, esprili bir dünya kurmayı amaçlamak öncelikle ciddi bir insanlık suçu, dediğimizi hatırlarım. 'Biz bize benzeriz' sloganının işaret ettiği kendinden memnun olma hali yanı sıra samimi bir itiraf, kendine uzak açılı bir otoportre çalışması olarak mı adlandırmalıydı bu girişimi? Bence, hayır. Gülgeç ve işini onaylamış olan onca insan öncelikle memleketin tekâmül etmemiş insanını komik unsur olarak yansıtırken belki de samimiyetlerine bir ödül bekliyorlardı.
'Yabancı kadınlar'ı katledenler, bu toprakların kadınlarını katledenler. Onların münferit sapıkların kurbanı olmadığını biliyoruz. Bu cinayette de hepimizin parmağı var.

Yabancı kadınlar
Aile albümünde tecavüz edilen yabancı kadınlar hep olmuştur. Turisttirler. Ya da görev icabı bu topraklarda ikâmet etmektedirler. Ya da bir Türk'e gönül vermiş yerleşik yabancı konumundadırlar. Kendilerine yönelik ikircikli bir duygunun menzilinden kurtulamaz, çeşitli biçimlerde hırpalanırlar. Yabancı kadınlara yönelik yakıcı şehvet ve ona eşlik eden parçalayıcı nefret vahşete patladığında, bunun bize duyuruluş biçimi de çoğunluk imalarla yüklü ve uğultuludur. Medyanın bu tür vakaları yansıtışında mahcupça örtmeye çalıştığı Türk erkeği 'refleksi'ni okumak mümkündür. Kurban fahişe midir? Burada ne aramaktadır? Türk erkeğinin methini duyup da mı gelmiştir? Kısaca kurban, gerçekten kurban mıdır? Haberi iletirken kullanılan dil, amaçlanan müphemliğe uygundur; onaylamaz görünürken vahşeti gerekçelendirebilmenin ipuçlarını da sunar. Kurbanın kimliği üstüne kafalar karıştırılır; portresi en azından kadınca bir eblehlik, bağışlanmaz bir temkinsizlikle gölgelenir. Zaten bu topraklarda herkes, yabancı kadınların mezhebi geniş olduğunu bilir.
Özgürlüğün imkânlarını hissettiren varlığıyla yabancı kadın, açık taciz odağıdır. Hele kordiplomatik bağlantıları olmayan, buranın yerleşik kasaba düzenine transfer olmuş dönme bacılar, ne kadar çırpınsalar kanlarında cirit atan hafifliği Türk erkeğine bir türlü unutturamazlar.
O kışkırtıcı hafiflik, onlara uygulanan her türlü vahşetin suç karşılığında doğal hafifletici unsur olarak hesaba katılacaktır.
Tarkan olsun, Karaoğlan olsun, kaç kuşağın çocukluğundan itibaren elinden tutan gürz bilekli Türk yiğitleri, Bizans'a vardıklarında âdetleri farklı bir dünyanın hafif kadınları tarafından el üstünde tutulur, Evdoksiyaların belini kırar, Katerinalara ağzını siler. Popüler kültürümüzde yabancı kadın hiçbir zaman güçlü ve tekinsiz bir Medea olarak değil, cinselliğini kullanarak yiğidi yoldan çıkarmaya çalışan dişi örümcek olarak sivrilir. Maksat yara almadan onun sırtını yere getirmek, haddini bildirmek ve iffetli yuvaya muzaffer dönmektir. Bir yandan dış dünyayı temsil eden yabancı kadının vaat ettiği özgürlükle başı dönen haz adamı olarak bu sınavdan kasıklarının hakkıyla çıkacaksın, öte yandan kendi hücrenin iç duvarlarını berkiteceksin.
İffetin sılada bekleyen cehennem olduğunu her Türk bilir.

Yabancı muktedirler
Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü'ne (UNESCO) bağlı olarak çalışan Dünya Kültür Varlıkları Komitesi'nin İstanbul'u Dünya Kültür Mirası Listesi'nden çıkaracağı haberi memleketimiz muktedirleri tarafından öfkeyle karşılandı.
Belediyenin yetersizliği ve umursamazlığının gölgesi altında koruma altındayken yok edilen binlerce eser, UNESCO'yu mutsuz ediyor besbelli.
Buna karşılık saray müdürü tarihçi Ortaylı ve yükselen yıldız, yeni kahraman Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, geçenlerde televizyonda UNESCO'ya köpürüyorlardı. Bizim onlara ihtiyacımız yoktu. Kendi kültürümüzü pekâlâ koruyabilirdik. Onlar kendilerini ne sanıyorlardı?
Bu tavrı şemsiyelerinin altına girebilelim diye on yıllardır kapılarında titreştiğimiz görevlilere de gösteriyor milli hassaslar ekibi.
Barroso'nun karşılanışında mehter ritmiyle efelenen, AB'nin sinsi planlarıyla Türkiye'yi bölmek için can attığını, ABD'nin de bu planda Avrupa'nın arkasında olduğunu haykıranlara tam bağımsızlıktan ne anladıklarını sorsanız, alacağınız cevabı anlayabilecek misiniz?
CHP'nin 301 konusundaki son feraset gösterisi, yeterince açık değil miydi? Hele hele Güldal Mumcu'nun fikir özgürlüğü konusunda böylesi bir manevrada rol üstlenmesi en azından acıklıydı. AKP, inanmadan, göstermelik değişikliklere imza atıp aradan sıyrılmaya çalışırken en büyük desteği olan muhalefet tarafından çelme yiyor.
Karşısında rezil duruma düşmekten korkarak misafir koltuğunun üstüne beyaz çarşaflar örtüp karşıladığınız adama karşı bir yandan da burnundan kıl aldırmayan ağa rolü üstleneceksiniz.
Batı karşısındaki ikircikli, ikiyüzlü tavır can çekişmektedir.
Türkiye'nin çok özel, çok nev-i şahsına münhasır, dolayısıyla özellikle Batı tarafından asla doğru anlaşılamayacak bir memleket olduğu fikri gülünçtür. Her milletin kendine has özellikleri bulunur.
Ama demokrasi konusunda belirli standartlara uyma sözü verdiysen, onları savsakladığında adayı olduğun birliğin görevlileri gelip seni eleştirecektir.
Kendi milli hassasiyetlerine çeki-düzen vermeyip 'Biz bize yeteriz' savsözüyle yetindiğin sürece yabancı erkekler karşısında eğilip arkalarından küfredecek, yabancı kadınları da fırsatını bulduğunda tecavüz ettikten sonra katledeceksin.

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

3.24.2008 - Fikirdaşlarım - Yıldırım Türker 20
Hakemlik etmeyelim
 
Yıldırım Türker                                 24/03/2008 (1581 kişi okudu)
 
Şimdi, şöyle başlamam gerekiyor.
Efendim, okurlarım bilir, Cumhuriyet gazetesi ve İlhan Selçuk ile tamamıyla zıt fikirlere sahip olmama rağmen yaşanan kabalık beni de çok incitti.
Hem zaten büyük gazete de sürmanşet dökümünü çıkarmış, konsensusu dayatmış: "İlhan Selçuk'a yapılan muamele ayıplandı. Üç beş fanatik dışında tüm yazarlar 'Kabul edilemez' dedi."

Bu dilin hoyratlığı, baskıcılığı karşısında ne düşünüyorsunuz? Bu dilin birlik ve beraberlik terörüyle mayalanmış tehditkârlığını sineye çekmemiz bekleniyor.
İlhan Selçuk'un 83 yaşında sabaha karşı gözaltına alınmış olması elbette çirkin. Üslubuyla insanı tiksindiriyor. Ama böylesine şoke olunası bir durum mudur? Türk polisinin üslubu konusunda fevkâlâde bir sapma mı göstermektedir?

İlhan Selçuk'un yaşı söz konusuysa, aylar boyunca her hafta gözlerimizin önünde tekmelenen, coplanan, saçlarından sürüklenen Cumartesi Anneleri'ne yaşlarını sormuş muyduk? İşkencede yetişkin oğluna ölümü izletilen babalardan hiç mi haberimiz olmamıştı?

Üstelik yeni değil. Bu memleketin, otoritenin vahşetinden çekmiş olduklarını da tarihçilere mi bırakalım? Sözgelimi Selçuk'un affettiğini ilân ettiği işkencecileri, 12 Mart'da yine bir sabaha doğru evlerini bastıkları ana babamı tartaklıyordu.

Bütün bunlar, Selçuk'a reva görülen muameleyi affettirmiyor elbet, ama sıradanlaştırıyor.
Ellerindeki düdükleri hep birlikte öttürerek bize bir hassasiyet dayatanlara, buradan bir hassasiyet konsensusu çıkarmaya çalışanlara, duygu ve tepki hakemlerine bildirilir. <******>

Koskoca toplumun böylesi bir kabalık karşısında şaşkınlıktan ağzı açık kalmış, 'artık bu kadarına da pes' demiş bir ve beraber halk olarak portresi en azından trajikomiktir.
Basının, yaşlı bir emekçisine sahip çıkması, onun haklarına kefil olması elbette anlaşılır ve beklenir. Ama simgelerden çektiğimiz yetmiyormuş gibi Selçuk'u bir simge, bir duayen, bir anıt olarak tepemize oturtma çabaları kantarın topuzunun kaçtığı noktadır.

(Bu arada birkaç işgüzar gayretine karşın parantez içinde kalmış olan Prof. Kemal Alemdaroğlu ve Doğu Perinçek için söylenenler işi iyice sulandırıyordu: Bir bilim adamıyla bir parti başkanı. Kemal Alemdaroğlu bir rektör olarak, "Güneydoğu'da 25 bin şehit verdik. Bir 45 bin daha, 100 bin daha şehit verir, Kıbrıs'ı da alırız, Yunanistan'ı da" şiarıyla hatırlanacak olan, Cumhuriyet'i tartıştırmayız diye sıkça haykıran, kendi alanında da intihaliyle, yani bilimsel hırsızlığıyla sivrilmiş bir başkomutandır. Perinçek, Kıbrıs'ı 'kaybettiğinde', "Türk ordusu Türk vatanının bağımsızlığını, egemenliğini ve güvenliğini sağlamakla görevlidir ve böyle görevler halkoylarına sunulmaz. Bu demokrasi budalalıklarının kesinlikle terk edilmesi gerekir. Genellikle gözler orduya dönmüştür. Devrimci, laik cumhuriyet, sosyal devlet hiç sevmediğim kelimeler. Türkiye'nin yönetimini düşman ele geçirmiştir" diye haykırdığında yanında Alemdaroğlu da vardı. Perinçek, sistemin bünyesinin yarattığı bir sivilcedir.)

İlhan Selçuk, Cumhuriyet'in, laisizmin simgesi olarak tanıtılıyor, sabaha karşı gözaltına alınıp badem gözlü olduğundan beri. Oysa, ille bir simge olacaksa, demokrasi düşmanlığının, darbeci militarizmin, vahşi jakobenliğin simgesi olduğu daha rahat söylenebilir.

Duayenin, popüler alanda nasıl yürekler titreten, ağızlar sulandıran bir kelime olduğunu biliyoruz. Biraz kıdemli hemen herkesin bu mertebeye ulaşma, bu unvanı hak etme olasılığı çok yüksek memleketimizde. Kelimenin yabancı tınısı, apayrı bir heyecan, neredeyse uluslararası bir liyakat hissini güçlendiriyor. Oysa İlhan Selçuk'a basının duayeni demek için gerçekten de Kemalist Kişilik Bozukluğu'ndan (KKB) muzdarip olmak gerek. Bir gazeteci olarak değil bir toplum mühendisi, bir fetvacı olarak sivrilmiş, hep 'önce devlet'çi olmuş, hakikat ile derdi memlekete kendi çizdiği yol haritasındaki duraklara yakışıp yakışmadığı kıstası içinde olmuş, kana inanmış, postala kanmış bir varoluş. Yasakçıların, militaristlerin duayeni. MHP dostluğuna kadar tenezzül buyurmuş bilge Türk. Apoletli yazar. <******>

İlhan Selçuk'a başkalarına reva gördüğü biçimde vahşi bir dokunuşla dokunulmuş olması hepimizi sarstı. Onun dokunulabilir, sıradan, bizim gibi bir vatandaş olduğunu gördüğümüzde ne hissedeceğimizi bilemedik. Dokunulabilirlerin, incitilebilirlerin, üstünde tepinilebilirlerin yaraları karşısında son derece umursamaz görünen basınımızın bir anda insan hakları şampiyonu kesilmesi her ne kadar sinirimizi bozduysa da asıl gösterilen tepkinin bir 'kutsal'ın kirletilmesine yönelik olduğunun altını çizmeliyiz.

İlhan Selçuk, yüce Türk ordusu gibi, hayatımızın kutsallarından biriydi. Artık değil.
Ama bu durumu kutlu ilan etmek aymazlığın daniskası olacaktır. Hayatımızın dokunulmazları, kutsalları değişiyor, o kadar.

Baykal'ın, "AKP, kendi derin devletini yaratıyor" sözleri, kanımca gereken ilgiyi görmedi. Öfkeli kabuki suratıyla derin devletini kaybetmiş bir dadaştı. Sözleri hakikati işaret ediyordu elbet. Devletin, derini ve sığıyla el değiştirme dönemine girmişliğinin gerilimi yaşatılıyor hepimize. Okur yazarlar, özgürlükçüler, solcular da acilen hakemliğe çağırılıyor.

Hakemlik
Lisedeyken futbol oynamaktan nefret ederdim. Beden Eğitimi derslerini fazlasıyla ciddiye alan bir Amerikan okulunda eski güreş şampiyonu hocamız bana müthiş bir oyun oynadı. Maçlara çıkmayacaktım, ama verdiği kitabı su gibi ezberleyip futbolun bütün kurallarını öğrenecek, sonra da hakemlik yapacaktım.

Kitabı dikkatle okumuş, yanlış hatırlamıyorsam ofsayt kuralından fazlasıyla etkilenmiştim. Her hafta ders saatinde yapılan sınıf maçlarında kimseye soluk aldırmıyor, ikide bir var gücümle ofsayt diye bağırıyordum. Maçların tadı tuzu kalmadı. Hocam tarafından uyarıldım. Ben hâlâ, 'Ama ofsayttı' diye tepiniyordum.
Hakemlik, düşünce hayatımızda aklıselim sahibi olmak anlamına gelmektedir. Kendi dışında cereyan eden oyun hakkında oyunun gidişatını asla belirleyemeyecek eleştiriler üretip iki tarafın da faullerinin dökümünü çıkarmak görevi veriliyor hakka hukuka inananlara. <******>

Yeni bir iktidar blokunun oluşması savaşında kaçınılmaz olarak kâh o tarafın kâh bu tarafın avukatı olarak gerilimli ve fuzuli bir varoluşa çağırılıyoruz.
Karşı tarafın vahşi darbeleri sonucu kendisini mağdur demokrasi gazisi ilan eden AKP'nin elinin güçlendiği anlaşılıyor. Karşı tarafın ceberutluğu karşısında rahatlıkla el artırıyor. Ama Ergenekon'un kökünü kurutma kararlılığının ikna edici olabilmesi için gereken hiçbir demokratik adımı atmıyor.

Sözgelimi İlhan Selçuk'un tutuklanması ve AKP'nin kapatılması davasının gürültüsü, kulakları Van ve Hakkâri'de yaşanan Newroz vahşetine sağır ediyor.
Taraf gazetesi dışında kimsenin gündemin alnına oturtmaya tenezzül buyurmadığı olaylarda, Van'da 3 bin kişilik gösteriye polisin müdahalesi sonucu 50'nin üstünde yaralı, 100'ün üstünde tutukluyla sonuçlandı Newroz kutlamaları. Hakkâri'de biri ciddi 12 yaralı var.

Oysa İçişleri Bakanı on gün önce "Valiler sorun çıkarmayacak" sözü vermemiş miydi? Valilerine söz geçiremeyen ya da böylesine kanlı bir yalan söyleyen iktidarın hesap vermesi gerekmez mi?
Vahşi laikçiler, Ergenekon teorisyenleriyle teknisyenleri, yasakçı militaristlerle karşısında aynı karanlık hırslar içinde devleti ele geçirmeye çalışan kendine demokrat AKP iktidarı.

Onların itişmesine kilitlenmiş, hak hukuk bilgisini bu savaşın stratejisine harcayan; işçinin, emekçinin, ezilen kesimlerin hak ve özgürlükler mücadelesinden kopmuş, adını bile İlhan Selçuk'la Deniz Baykal'a kaptırmış bir sol.

Devlet'le, kimin eline geçerse geçsin sorunu olan, bu tepemizde oynanan oyuna katılmak istemeyenler, hakemlik görevini de reddetmeli. Bu maçta top oynamak istemiyorsak hakemlikle cezalandırılmayı da kabul etmeyelim. Bu maçın sonu hiçbir şekilde bize yaramayacak.
Güçlü bir dayanışma hattı inşa etmenin tam zamanıdır. Solu tekrar kazanmak, biçimlendirmek, meydanlara salmak gerek. Solun öznesi, bu filler tepişmesinde ezilecekler olmak zorunda
0 YorumYorum yaz!Bağlantı

2.22.2008 - Fikirdaşlarım : TÜRBAN YETMEZ

TÜRBAN YETMEZ diyen kızlar konuştu

900'ü aşkın başörtülü kadının imzaladığı "Türban yetmez, diğer özgürlükler de tanınsın bildirisine öncülük eden 3 genç kız konuştu.
21 Şubat 2008 / 16:19
 

TURBAN-YETMEZ-diyen-kizlar-konustu

Türbanı üniversitede serbest bırakan anayasa değişikliği ile birlikte gündeme gelen tartışmalar yakın zamana kadar AK Parti'ye destek veren akademisyenler ve aydınlar arasında bir kırılmaya neden oldu. Bir grup akademisyen türbanının serbest kalması yönünde bildiri hazırlarken, kendilerine "alternatif özgürlükçü" adını veren akademisyenler, "301. madde değişmeden, 12 Eylül darbesinin ürünü olan YÖK Yasası dururken, özgürlük yaklaşımının türbanla sınırlı kalmasına" bir bildiriyle itiraz etti. Akademisyenler arasında bu tartışmalar yaşanırken geçtiğimiz hafta sonu türbanlı kadınlar arasından farklı bir ses yükseldi. Üç türbanlı kadının öncülüğünde imzaya açılan bildiride 301. maddenin kaldırılması, Kütlerin ve Alevilerin sorunlarının çözülmesi istendi. "Bu sorunlar çözülmeden türbanla üniversiteye girmekten mutlu olmayacağız" diye biten bildiriyi 915 kadın imzaladı.

'İYİMSER OLMAK LAZIM'
Sadece başörtülü kadınların imzasına açılan bildirinin mimarı Neslihan Akbulut, Hilal Kaplan ve Havva Yılmaz, amaçlarının Türkiye'de ötekileştirilmiş tüm kesimler arasında bir köprü kurmak olduğunu söylüyor. Genç başörtülüler; TCK'nın 301. maddesine gönderme olsun diye bildiriyi, 301 kişi tarafından imzalandıktan sonra açıklamayı planlamışlar. Ancak iki günde hiç ummadıkları bir destekle karşılamışlar. "Başbakan'ın 301 konusundaki sözünü tutmasını bekliyoruz, sayısal çoğunlukla hemen yapılabilir" diyorlar.

'RUHBAN OKULU AÇILABİLMELİ'
Bilgi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sosyoloji bölümünü bitirdikten sonra başörtüsü yasağı yüzünden mastırını İsveç'te yapan AKDER aktivisti Neslihan Akbulut, Müslümanlar için imam yetiştiren okulların bulunduğu bir ülkede gayrimüslimler için de ruhban okulu açılmasını istiyor. Gaylerin şiddete maruz kalmasına karşı çıkıyor ve mağduriyetlerinin giderilmesini istiyor. Akbulut, zaman zaman kendilerine ateist (Tanrının varlığını kabul etmeyenler) agnostik (Tanrının varlığı bilinemez diyenler) ve deist (Tanrıya inanan ama dine inanmayanlar) diyen insanlarla toplantılar düzenleyip tartıştıklarını söylüyor. Akbulut şöyle konuşuyor: "Müslümanlar arasında 'Kürtlere iyi oluyor, Alevileri de görmezden gelelim' diyen birinin bulunacağını düşünmüyorum. Hrant Dink öldürüldüğünde annem babam Hac'daydı, onları aradım. Onlar da Dink için dua ettiler. Bildiride her kesimin sorunlarına değinmeye çalıştık ama eksik bulanlar var tabii. 'Başı açık kadınların korkularına da yer verseydiniz' diyenler oldu. Böyle bir yasak yok, ama böyle bir yasak olursa en başta biz karşı çıkarız." Üç arkadaş bildirinin muhafazakar basında pek ilgi görmemesini ise talihsizlik olarak niteliyor.
 
İŞTE O BİLDİRİ
İmzaya açılan bildiride özetle şu görüşlere yer veriliyor:

* "Kürtlerin ve ötekileştirilenlerin kendilerini bu ülkenin asli unsuru hissetmesi için gereken hukuki ve psikolojik ortam oluşturulmadan,

* 301 davalarını bitirecek düzenleme yapılmadan,

* Azınlık vakıflarının üzerinde pişkince oturanların rahatı bozulmadan,

* Alevilerin ibadetini kültürel aktivite, ibadet evlerini de kültür merkezi olarak görmekte ısrar etmekten vazgeçilmeden,

* Üniversitelerin bilimsel özgürlüğünün önündeki en büyük engel YÖK kaldırılmadan,

* 12 Eylül darbe anayasasını esamesi okunmayacak şekilde ortadan kaldırıp yeni, sivil bir anayasaya yapılmadan mutlu olamayacağız."
 
Sabah
 
 
 

Alternatif özgürlük bildirisi

Türbana "Evet" ve "Hayır" diyen imza kampanyalarıyla ikiye bölünen üniversitelerden bu kez "Hem özgürlük hem laiklik" başlıklı yeni bir bildiri çıktı. Yaklaşık 500 akademisyen bildiriyi imzaladı

TÜRBANI üniversitelerde serbest bırakan değişiklik üniversite camiasını üçe böldü. "Türbana özgürlük" isteyen imza kampanyası ve "Gericiliğe izin vermeyelim" çağrılı türban karşıtı imza kampanyasının arkasından bu kez, "Hem özgürlük hem laiklik" başlıklı yeni bir çağrı yapıldı.

İKİ KENTTE BAŞLADI
Ankara'da, Ankara Üniversitesi'nden Prof. Dr. Mithat Sancar ile ODTÜ'den Mesut Yeğen'in çağrısıyla başlayan imza kampanyasında, "Dayatmaları reddediyoruz: Özgürlüklerimizden de laiklikten de taviz vermeyeceğiz!" vurgusu yapılarak şöyle denildi: "Üniversitelerde öğrencilerin kılık kıyafetlerinden dolayı ayrımcılığa ve baskıya maruz kalmadan eğitimlerini sürdürme hakkını savunuyoruz. Bununla beraber, kılık kıyafet özgürlüğünü sağlayacak düzenleme, toplumun farklı kesimlerinin özgürlük taleplerini kapsayan bir genel demokratikleşme programı içinde ele alınmalıdır." Bildiriyi Halil Berktay, Fuat Keyman, Gençay Gürsoy,. Cem Somel, Doğan Tılıç, Zeynep Sabuncu, Ahmet Makal, Ferhunde Özbay, Raşit Kaya'nın da aralarında bulunduğu 275 akademisyen imzaladı. İstanbul'da ise aralarında Cengiz Aktar, Ahmet İnsel, Mehmet Altan, Fatmagül Berktay'ın da aralarında bulunduğu çok sayıda akademisyen de Ankara'dakine benzer içerikte bir bildiri hazırlayarak imzaya açtı. Bildiride "AKP-MHP'nin Türkiye'ye dayattığı türban çözümü sadece belli bir kesimin özgürlük alanını genişletmek üzere düşünülmüş sakıncalı bir formüldür" denildi.

Nergis DEMİRKAYA /ANKARA

 
 
 
0 YorumYorum yaz!Bağlantı

2.21.2008 - Fikirdaşlarım - Ayşe Sargın 1

Kürkçü ve Kalyon’a: Solcu bir Feministten Başörtüsü Yasağı Üzerine

Özgürlükçü laiklik için mücadelenin neoliberalizm karşıtı mücadeleyle birlikte yürütülmesi gerektiğine katılıyorum. Ama başörtüsünün üniversitede serbestleşmesi karşıtı görüşler bazı temel yanılgılar üzerine kurulu.

 

BİA Haber Merkezi - İstanbul 18 Şubat 2008, Pazartesi


 

 

Üniversitelerde başörtüsünün(1) serbest bırakılmasını öngören Anayasa değişikliği teklifi, Meclis’te oylandı ve kabul edildi. 20 senedir süren başörtüsü tartışması, değişikliğin kabulünden sonra da devam edecek görünüyor. Yasağın kalkmasının sonuçları doğrudan başı örtülü kadınları, yasağın kalkmasına karşı olanlara göre de dolaylı olarak başı örtülü olmayan kadınları (“mahalle baskısı”, vb.) ilgilendirdiği halde tartışmanın büyük bir kısmı erkek siyasetçiler, erkek yazarlar, erkek teorisyenler, erkek gazeteciler üzerinden dönüyor.

Bunun, siyasette erkekegemenliğinin bir yansıması olduğu kadar, feministlerin bu konuyu çepeçevre ve ayrıntılı bir biçimde tartışmayı uzun zamandır ertelemeleri ve farklı siyasi görüşlere sahip feministlerin bu konuda ortak, bütüncül ve net bir tutum/politikayla kamuoyunun önüne çıkamamalarıyla da ilgili olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle, Ertuğrul Kürkçü'nün ve Kenan Kalyon’un 6 ve 7 Şubat 2008 tarihlerinde bianet’te yayınlanan ve AKP-MHP ittifakının başörtüsüyle ilgili son hamlesine karşı solculara ve kadınlara/feministlere nasıl bir tutum almaları gerektiğini öneren yazılarını fırsat bilip, bir solcu ve feminist olarak tartışmaya katılmak istedim.

Kürkçü ve Kalyon ne diyor?

6 Şubat 2008 tarihinde bianet’te yayınlanan “Kadınlara Askerden, Sağcıdan Fayda Yok!” başlıklı yazısında Ertuğrul Kürkçü, başörtüsünü “cinslerarası ilişkinin temelinin ataerkilliğe... dayalı oluşunun... en gözle görünür bir biçimde ilanı” olarak nitelendiriyor; “TSK'yi tarafsızlaştırarak” üniversitelerde başörtüsü yasağının kaldırılması için harekete geçen AKP-MHP bloğunun derdinin kadın özgürleşmesi olmadığını belirterek, toplumsal, ekonomik ve kültürel politikalarının sonuçları kadınları eve kapatmayı öngören AKP’nin neoliberal gericiliğiyle mücadelede, kadınlara neoliberalizmin diğer mağdurları emekçilerle güç birliği yapmalarını öneriyor. Kürkçü, sosyalistlerin, sosyalist feministlerin ve sosyal hak savunucularının da kadınların bu mücadelesinde tarafsız kalmamaları gerektiğini savunuyor.

Kenan Kalyon da 7 Şubat 2008 tarihinde yine bianet’te yayınlanan “Duyun Artık!” başlıklı yazısında, AKP-MHP ittifakına karşı ordunun tutumuna ilişkin benzer bir analiz yaptıktan sonra, feministlere başörtüsünün “basit bir giyim-kuşam özgürlüğü konusu değil, mevcut konjonktürde bir siyasal simge” olduğunu ve bu haliyle sorunun çözümünün kadın özgürleşmesine değil, siyasal İslam’a hizmet edeceğini hatırlatıyor.

Kalyon, yazısında sosyalistlere de çağrıda bulunarak hem siyasal İslam’a hem de varolan “çarpık ve despotik” laikliğe karşı özgürlükçü bir laiklik mücadelesinin gerekli olduğunu ve bu mücadelenin neoliberalizm karşıtı mücadeleyle birleştirilmesi gerektiğini vurguluyor.

Başörtüsü tartışmalarındaki yanılgılar

Özgürlükçü laiklik için mücadelenin zorunlu olduğu ve bu mücadelenin neoliberalizm karşıtı mücadeleyle birlikte yürütülmesi gerektiği konusunda Kürkçü ve Kalyon’a katılıyorum. Öte yandan, yukarıda kısaca özetlenen haliyle bu yazılar, bana göre, başörtüsünün üniversitede ve/veya kamuda hizmet verenler için serbestleşmesi karşıtı görüşlere -sıkça solcular ve feministler tarafından da- dayanak yapılan bazı temel yanılgılar üzerine kurulu. Neler bunlar?

  1. Başörtüsünün erkekegemenliğin simgesi, başörtülü kadınların da isteyerek örtünseler bile son tahlilde “ezilmiş/esaret altına alınmış” olduğu kabulü.
  2. Kadın özgürleşmesinin temel, kimi zaman yegane hedefinin dinden/dini öğretilerden özgürleşme olarak görülmesi.
  3. Türkiye’deki muhafazakar-dinci örgütlenmenin ve dini gericiliğin başörtüsüne indirgenmesi ve bu gericilikle mücadelenin başörtüsü yasağı/serbestliği üzerinden tartışılması.
  4. Bir kesimin temel bir insan hakkından yararlanması için, önce o kesimin kendileri dışındakilerin haklarına saygı duyacaklarının garantisini vermesi gerektiğinin düşünülmesi.

Bunlar üzerine etraflıca tartışmadan, uzun bir süre daha gündemi meşgul etmesi çok muhtemel olan başörtüsü tartışmalarına tutarlı bir sol ve feminist politika ile müdahale zor görünüyor.

Başörtüsünü erkekegemenliğin simgesi olarak görmek

Kürkçü’ye göre başörtüsü “cinslerarası ilişkinin temelinin ataerkilliğe, kadının erkeğe teslimiyetine dayalı oluşunun en hoyratça, en gözle görünür bir biçimde ilanı, kadının bu teslimiyeti bir değer hükmü olarak içselleştirmesinin dışavurumudur”. Kürkçü bu sonuca şu tartışmalı mantık silsilesiyle varıyor: Dinsel dünyada herşeye egemen olan Allah. Bu dünyanın Allahı ise zengin ve egemen erkek. Kadın dinsel nedenlerle başını bağladığında, bu dünyada kendini Allaha değil, erkeğe bağlamış olur.

Başörtüsünü erkekegemenliğin simgesi olarak gören feministler de var. Örneğin 7 Temmuz 2007 tarihli Birgün’deki “Türban Özgürlük Mücadelesi mi?” başlıklı yazısında Müjgan Arpat da benzer bir görüşü dile getiriyor. Arpat’a göre, başörtüsü “kadının erkekle ilişkisinde eşit olmadığını, kadının erkeğin hizmetinde ikinci sınıf bir insan olduğunu, cinsel bir obje olarak görüldüğünü, bu nedenle kapanması gerektiğini ve cinsel özgürlüğünün olmadığını simgeliyor.”

Geçerken söyleyelim, başörtüsüyle ilgili meşhur siyasi/dinsel simge tartışmaları düşünüldüğünde, ironik olan şu ki, bu ve benzeri tanımlar başörtüsünün, onu takanlardan ziyade, ona karşı olanlar tarafından simge olarak görüldüğünü ortaya koyuyor.

Daha da önemlisi, başörtüsü, onu takandan bağımsız, kendi başına erkekegemenliğin simgesi olarak tanımlandığında, tüm başörtülü kadınlar bireysel olarak erkekegemenliğe karşı nasıl bir tutum belirledikleri ve yaşamlarını nasıl kurduklarından bağımsız olarak topyekun “ezilmiş/esaret altına alınmış” kategorisine sokuluyor.  (Sürecek...) (AS/TK)

 

(1) Yazı boyunca -"türban" demeyi tercih eden Kürkçü ve Kalyon'un yazılarına referansta bulunduğum bölümler de dahil olmak üzere- bilinçli olarak "türban" yerine "başörtüsü" ifadesini kullandım.

 

 

 

 

 

Örtülü Kadınlar, Örtüsüz Kadınlar ve Erkekegemenlik

Başörtülü kadınların yaşamlarına baktığımızda, başörtüsünün, erkekegemenliğin kadın bedeni üzerindeki denetiminin temel alanlarında ne düşündüğünün, neyi savunduğunun göstergesi olmadığını görmek mümkün.

BİA Haber Merkezi - Ankara   19 Şubat 2008, Salı

 

 

 

Tüm tek tanrılı dinler gibi İslam’ın da hem örtünme, hem de kadın-erkek ilişkileri ve aileyi ilgilendiren diğer alanlardaki hakim yorumlarının erkekegemenlikten beslendiğine ve erkekegemenliği güçlendirdiğine inanıyorum. Öte yandan, bu, dini sebeplerle ve kendi tercihiyle başını örten tüm kadınların, kadın-erkek eşitsizliğini içselleştirdikleri ve erkekegemenliğe teslim oldukları ya da örtünmeyen ve/veya başörtüsüne hararetle karşı çıkan kadınların hepsinin de erkekegemenlikle mücadelenin doğal neferleri oldukları anlamına gelmiyor.

Birkaç örnek verelim. Hayatının yegane amacını evlenip çoluk çocuğa karışmak olarak gören başı örtüsüz kadınlar olduğu gibi, siyasete girmek isteyen, mesleğinde ilerlemiş başı örtülü kadınlar da var. Şiddet gören kadınlara “kimbilir ne yaptın da kocan seni dövdü” diye çıkışan başı örtüsüz kadınlara karşı, kadına yönelik şiddetle mücadele eden kadın kuruluşlarının kadın danışma merkezlerinde çalışan başı örtülü kadınlar var. Başı örtüsüz kadınlar arasında evlendikten sonra kariyerinden vazgeçen kadınlar; başı örtülü kadınlar arasında kendisiyle evlenmek isteyen erkeklerin “evlendikten sonra çalışmayacaksın” baskısına karşı çıkıp bekarlığı seçen kadınlar var.

Bir başka deyişle, başörtüsü üzerinden başörtülü kadınları kategorileştirmek yerine, farklı farklı başörtülü kadınların yaşamlarına baktığımızda, başörtüsünün tek başına bir kadının cinsellik, evlilik, aile, kadın-erkek ilişkileri gibi erkekegemenliğin kadın bedeni üzerindeki denetiminin temel alanlarında ne düşündüğünün ve neyi savunduğunun bir göstergesi olmadığını görmek mümkün.

Ayrıca, tıpkı başını örtmeyen kadınlar gibi, başörtülü kadınlar da homojen bir kitle değil, aynı yaşam tarzına sahip değiller ve her kadın da aynı sebeple başörtüsü takmıyor. Başını dindarlığın bunu öngördüğünü düşündüğü için örten kadınların yanı sıra, örtüyü kendisine yakıştırdığı için ya da sırf adet yerini bulsun diye örtünen kadınlar; sokağa çıkabilmek için kocasının ya da babasının örtünmesini şart koştuğu kadınlar var. (Bu arada, neden başörtüsüne karşı çıkanlar için kadını ezen, ikincilleştiren dini gericilikle savaşın ve kadın özgürleşmesi mücadelesinin hedefinde bu erkeklerin değil de, bizatihi başörtüsü takan kadınların olduğu sorusu üzerinde düşünülmeye değer.)

Kadın özgürleşmesinin önündeki engeli doğru tanımlamak

Fransa’nın devlet okullarında başörtüsü yasağını tartıştığı dönemlerde, Avustralyalı Socialist Alternative (Sosyalist Alternatif) adlı grubun İnternet sitesinde yayınlanan bir yazıda, yazar, Fransız Le Figaro gazetesinin, sorunun “uygar” Fransa’nın laiklik ve “toplumsal cinsiyet eşitliği” değerlerini baltalayan “arkaik, cinsiyetçi ve zalim” Kuran öğretilerinde olduğunu savunarak yasağı desteklediğini belirtiyor ve ardından ekliyor:

“Bu pek övünülen ‘toplumsal cinsiyet eşitliği’nin tıpkı Avustralya’da olduğu gibi kadınların sistematik olarak erkeklerden daha az kazandığı, çocuk bakımının hala kadınların üzerine yıkıldığı ve kadınların mütemadiyen cinsiyetçi şiddete maruz kaldığı bir ülkede ne anlama geldiği belirsiz.”

Aydınlanmacı gelenek için insan özgürleşmesi, aklın dinden özgürleşmesiyle mümkün. Bu nedenle, başörtüsü konusuna, başörtüsü karşıtlarının kendilerine dayanak aldığı aydınlanmacı çağdaşlık-gericilik ekseninden bakıldığında, kadın özgürleşmesinin önündeki temel engel din ve dini öğretiler olarak beliriyor. Oysa feminist eleştiri, aydınlanmacıların özgürleştirmeye çalıştığı “insan”ın erkek, kastedilen aklın da “erkek aklı” olduğunu ortaya koyar. Tam da bu nedenledir ki, örneğin, Fransız Devrimi'ne katılan kadınlardan Olympe de Gouges 1791’de “Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi”ni ilan ettiği ve “kadın cinsine yakışmayacak biçimde politika yaptığı” için devrimci mahkeme tarafından giyotine gönderilmiştir.(2) Benzer şekilde, Türkiye’de aileyi laikleştiren, medeni nikahı getiren ve erkeğin çokeşliliğini ortadan kaldıran 1926 tarihli Medeni Yasa, aynı zamanda erkeği ailenin reisi ilan etmiş(3); cumhuriyetin ilk yıllarında Türk Kadınlar Birliği kurucusu Nezihe Muhiddin gibi kadınlar ise siyasi mücadeleden saf dışı edilmiştir.(4)

Tüm tek tanrılı dinlerin olduğu gibi, İslam’ın da hakim yorumları itibarıyla özel alana (kadın-erkek ilişkileri, aile, cinsellik, üreme, vb.) ilişkin kuralları ve öngördüğü toplumsal düzen açısından kadınları erkek tahakkümü altına sokucu olduğu bir gerçek. Ancak Socialist Alternative’li yazarın da işaret ettiği gibi, ne “laik” Türkiye’de ne de “laik” Fransa’da kadın emeği ve bedeni üzerindeki iktidar ve denetimin tek alanı din.

Türkiye’de başı örtülü ve örtüsüz kadınlar, evde ücretsiz işçilik yapıyor; piyasada kadın işi denen iş kollarında, kayıt dışı sektörde ve seks endüstrisinde çalıştırılıyor; ücretlendirme ve sosyal güvenlikte ayrımcılığa ve hem özel, hem kamusal alanda cinsiyet-temelli fiziksel, cinsel ve sözlü şiddete maruz bırakılıyor; soldakiler de dahil siyasi karar mekanizmalarında ya yer almıyor ya da yer alabilmek için bir dolu cinsiyetçi önyargıyla baş etmek zorunda kalıyor; toplumda ve medyada erkek cinselliğinin nesnesi olarak görülüyor. (Kısa bir süre önce erkek medyanın örtülü kadınların g-string giyip giymedikleri konusu üzerine nasıl iştahla saldırdıklarını hatırlayalım.)

Kadın özgürleşmesini dinle ve dini öğretilerle mücadeleye indirgediğimizde, başı örtülü ve örtüsüz kadınları ezilme ve ikincilleştirilmede, başörtüsünü savunan ve başörtüsüne karşı olan erkekleri ezme ve ikincilleştirmede ortaklaştıran asıl sorunu – erkekegemenliği – gözden kaçırıyoruz. Özgürleşme mücadelemizin hedefine erkekegemenliği koymadığımızda ise, sendikalarda bile neden hala çocuk odaları olmadığını; ülkedeki kadınların binlercesi yoksulluk ve koca/aile baskısı nedeniyle üniversiteye gidemiyorken,(5) bu zinciri kıran bazılarının başörtüsü nedeniyle üniversiteye alınmamasının kadınlar üzerinde nasıl yeni bir cinsiyetçi baskıya dönüştüğünü; kadınlara “kırıtmadan yürüyün” diyen başörtüsü savunucusu erkek köşe yazarıyla, “nasıl seksi olunur” başlıklı kadın ekleri çıkaran gazetelerin başörtüsü karşıtı erkek yöneticilerinin ortak noktasını anlamamız olanaklı değil.

Tarikat ve cemaatleri kadınlar değil, erkekler yönetiyor

Tıpkı siyasi partileri, sendikaları ve sivil toplum kuruluşlarını erkekler yönettiği gibi tarikat ve cemaatlerin başında da erkekler var. Bu erkekler, üniversiteye gidiyor; ilköğretimde, lise ve dersanelerde öğretmenlik, üniversitede akademisyenlik, memurluk, esnaflık, doktorluk, avukatlık, sendikacılık, imamlık, belediye meclis üyeliği yapıyor; kısacası serbestçe ticaret ve siyasetle uğraşıyor ve hayatın her alanında yer alıyor. Bu erkeklerin bir kısmı, aynı zamanda, lise ve üniversite öğrencileri için yurtlar açıyor, onlara burs sağlıyor ve bu yollarla kendi siyasi düşüncelerini yayıyor. Türkiye’de 1980’lerden bu yana hızla cemaatler ve tarikatlar aracılığıyla örgütlenen dini gericiliği bu erkekler finanse ediyor, yönetiyor ve yönlendiriyor. Başörtülü kadınlar bu sürecin ne başlatıcısı, ne de öznesi.(6)

Buna karşın, Türkiye’de dinci gericilikle mücadelenin temel hedefi bu adamlar ve onların örgütlenmeleri değil, başörtülü kadınlar. Tarikat ve cemaatlerin etki alanlarının artarak genişlemesine karşı kitlesel mitingler düzenlenip, Anıtkabir’e koşulmazken, başörtülü kadınların -bu erkeklerin ezelden beridir yararlanmakta oldukları–eğitim hakkından yararlanma talebi, şeriatın ayak sesleri olarak değerlendiriliyor.

Üniversitede kıyafet serbestliği argümanı üzerinden başörtülülerin üniversiteye girmesine yarım ağız “olabilir” diyenler, bu sefer “ya bu kadınlar başörtüleriyle kamuda çalışmak isterse ne olacak?” diye soruyor; kamuda hizmet veren olarak yer alacak başörtülü kadınların örtülerinin, kamu görevlilerinin tüm inançlara eşit mesafede durma ilkesinde zedelenme yaratacağını savunuyor. (Tabii AKP’nin doludizgin neoliberal politikaları sonucu, örneğin eğitim ve sağlık sektöründe kamu kurumu kalırsa.)

Oysa, halihazırda, kamu kurumlarında çalışan dindar erkekler namaz vakti kurum binasındaki mescite, cuma günleri kimi zaman öğle tatili başlamadan yakındaki camiye namaza koşuyor; Ramazan ayında oruç tutuyor; siyasi görüşünü simgeleyen bıyık bırakıyor; siyasi görüşüne uygun gazeteleri çalıştığı kurumda okumakta sakınca görmüyor; bir kısmı, çalışma arkadaşı ya da hizmet alan kadının elini sıkmaktan imtina ediyor. 

Öte yandan, bizi sokaklara döken bu erkeklerin hizmet alanda yaratacağı ve yaratmakta olduğu dışlanma/ayrımcılık kaygısı ya da ticaret ve siyasetin her alanında bu ve benzeri erkeklerin ince ince ördüğü cemaat/tarikat ağları değil, bir sürü farklı nedenle örtünen, farklı yaşam tarzları ve siyasi görüşleri olan, hatta hepsi aynı derecede ve aynı biçimde dindar bile olmayan kadınların başörtüleriyle üniversiteye gitme ve kamu kurumlarında çalışma talebi. (AS/TK) (Sürecek)

 

 

(2) Berktay, F. (2004). Kadınların İnsan Haklarının Gelişimi ve Türkiye, Bilgi Üniversitesi Sivil Toplum Kuruluşları Eğitim ve Araştırma Birimi Sivil Toplum ve Demokrasi Konferans Yazıları, no: 7.

(3) 2001'de, feminist hareketin büyük çabasıyla, bu ve benzeri maddelerin kaldırıldığı ya da değiştirildiği yeni Medeni Yasa kabul edildi.

(4) Zihnioğlu, Y. (2003). Kadınsız İnkılap: Nezihe Muhiddin, Kadınlar Halk Fırkası, Kadın Birliği. İstanbul: Metis.

(5) Binnaz Toprak ve Ersin Kalaycıoğlu’nun araştırması bence bu yönden de değerlendirilmeli.

(6) Başörtülü kadınların bu sürecin öznesi olmaları bir yana, Başkent Kadın Platformundan Hidayet Şefkatli Tuksal, bir konuşmasında, başörtüsü yasağının ardından öğretmen ve öğrenci başörtülü kadınların cemaat liderleri tarafından nasıl “başınızı açın, okula gidin” baskısıyla karşılaştıklarını ortaya koyuyor.

 

0 YorumYorum yaz!Bağlantı


<- Son Sayfa • Sonraki Sayfa ->

B. ŞaFAk dUgaN

Tüm insanların EŞİT olduğu, özgürlüklerin yokedilmediği, düşüncenin ve üretmenin yasaklanmadığı, FARKLI olana önyargıyla yaklaşılmayan, her tür ayrımcılığın ortadan kalktığı , sevgi ve barış dolu bir yaşamı kurmak hepimizin elinde....

...................................

...................................

...................................

HRANT'I UnuTMaDIk!

İzleyin

..............  

...................................

SiSTeMi DöNüŞTürMek İsTİyORsANIz BuLAşıN!

Uluslararası AF ÖRGÜTÜ
BİANET:Bağımsız İletişim Ağı
RADİKAL Gazetesi
EVRENSEL Gazetesi
BİRGÜN GAZETESİ
SES ONLINE
KADIN Mühendisler Platformu
KADIN MÜHENDİSLER e-bülten
Kadın Mühendisler GRUBU
EĞİTİM-SEN
DİSK
KESK
İnsan Hakları Derneği
MAZLUMDER
İnsan Hakları Ortak Platformu
Düşünce Suçuna Karşı Girişim
HERKES EŞİT ve FARKLI
Helsinki Yurttaşlar Derneği
Savaş Karşıtları
Vicdani Ret Platformu
Anarşist Bakış
Bizim Hrant
HRANT ve BİZ
Bireysel Silahsızlanma
Tecrit ve Ölüm Orucu
Haklar ve Özgürlükler Cephesi
TAYAD
Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu
ÖZGÜR ÜNİVERSİTE
NESİN VAKFI
Türk Eğitim Vakfı
Kadının İnsan Hakları
AMARGİ
KAZETE
Uçan Süpürge
KA-MER
KA-DER
Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı
MOR ÇATI
FilmMOR Kadın Kooperatifi
Sivil Toplum Geliştirme Merkezi
Kaos GL
Lambda İstanbul
GÜNDEM ÇOCUK
Çocuk Hakları Koalisyonu
Engelsiz Erişim
Engelliler
Türkiye Engelliler Vakfı
Bedensel Engellilerle Dayanışma Derneği
Kayıp Aranıyor
GAZETECİLER SENDİKASI
ORTAK ADAY
BASKIN ORAN
UFUK ARAS
HALUK GERGER-UZAKLAR
TKİP
Türkiye Komünist Partisi
EMEK PARTİSİ
Özgürlük ve Dayanışma Partisi
Demokratik Toplum Partisi
KIZIL
Kurtuluş Cephesi
ATILIM
AÇIK RADYO
MAVİ DEFTER
ZMAG
Özgürlükçü Sol
Birlikte düşünelim
Felsefe LOGOS
HALKEvleri
TMMOB
NOKTA
ÖZGÜR GÜNDEM
KARAKUTU
TEMA
KÜRESEL ISINMA

...................................

VaKtiNiZ vArSa GöZ AtıN! PişMaN OLmAzsıNıZ..

DEVIANTART
İstanbul OYUNCAK MÜZESİ
BANU TAYLAN'ın DUKKANI
İstanbul Sokak Stili
Altı Üstü Tasarım
DUGAN BİLGİSAYAR
EKŞİ SÖZLÜK
OKUYAN US YAYINEVİ
ZİBARU
Çarpım Tablosu
Jazzetta
Endişeli Peri
Selim Tuncer
Düşler ve Erdemler
Derin Sular
Budalaca
Fikir Atolyesi
GAYKEDİ
BenHayattayken
Günlerin Tortusu
İLK 5
Mor Koyun
SİYAH KAHVE
DEVIANTART Şafak
EKİN SU DUGAN
FOTOKRİTİK Yash Skip
7.SANAT
Altın ÖRÜMCEK
JIKLET
Pino’nun Yeri
Sesli Kitap Gönüllüleri
Deli Fikir
Dino-Dream
Oyun Kurdu
Paternika
Grapp-inn
aKampus
theDOG
Kedim ve Ben
Blog Böceği
RAKI SEVER
Devletşah
EV CİNİ
ÇAY SAATİ
Portakal Ağacı
• • • • • • • •• • • • • • • • • • • •• • • •

 

Kampanya banner 2 

[0xd310059e470a85c1c0a80a2f.jpg]

...................................

İşçi ve Bahar Bayramı:1/Mayıs

Dünya Engelliler Haftası:10-15/Mayıs

Dünya Barış Günü:1/Eylül

Çocuk Hakları Günü: 20/Kasım

Çocuk İşçiliğine Karşı Dünya Günü:12.Haziran

Basın Özgürlüğü Günü: 3 Mayıs

Organ Bağışı Haftası :03-09.Kasım

Dünya Hayvanları Koruma Günü:4/ Ekim

İnsan Hakları Haftası:7-13/Aralık

Dünya İnsan Hakları Günü:10/ Aralık

Dünya Kadınlar Günü:8 /Mart

Dünya Çevre Günü: 5/ Haziran

Gözaltında Kayıplar Haftası:17-31/Mayıs