10.12.2009 - Kadının Unutturulan Cinselliği ..Kadın Mühendisler Sitesinden A |
Kadının Unutturulan Cinselliği Bilgi Şafak Dugan Fizik Mühendisi
Neyse ki cinselliğini unutmamış, bir nebze olsun özgür, doyasıya, içsel yönelim bütünlüğüyle, cinselliğini yaşayabilen kadınlar var günümüzde.. Peki ya bunu yapamayan cinselliği ile organik tüm bağını yitirmiş, en temel zevk unsurlarından birine küseli yıllar olmuş yada hiç tanışamamış çoğunluk?
Aslında büyük ölçüde cinsiyet anlayışını da belirleyen, toplumsal sosyalleşmeye bağlı olsa da; cinsellik, seks, aşksal ilişki temel dürtülerimizdendir...Nasıl, hangi koşullarda, kiminle cinselliğimizi yaşayacağımızı, ne kadar özgür olup ne kadar olamayacağımızı belirlemede toplumsal cinsiyet rolleri kesinlikle dürtüleri bile solluyor! Doğal olanı özgürce yaşamak şöyle dursun nerdeyse akli dengelerimizi zorlayacak, duygulanım bozukluğu yaratan bir "mesele" haline geliyor cinsellik kadın için!
Cinsellikte asıl belirleyici olduğu iddia edilen kadın, genelde kendisine sunulan alternatiflerin içinden tercih yapmak zorunda kalmıyor mu? En modern,okumuş yazmış, entelektüel çevrelerde bile cinsellikte üstlendiği tarihsel rolden ne kadar sıyrılabilip özgün tercihlerini dayatabiliyor kadın? Ola ki dayatıp yaşamaya kalktığında cinselliğin arenası yatakta, rolünün dışına çıkma çabasının ötesine gidebiliyor mu? Hele bu azınlık sınıfın ötesinde, cinselliğini hiçbir şekilde seçme ve yönlendirme şansı olmamış anadoludaki tipik kadın için bir an önce unutulması gereken kötü anılar yığınından ibaret değil mi cinsellik?
Kaç kadın cinselliğini doğal akışı içinde keşfetme şansına sahip olabiliyor? O kadar zevkli ürpertilerle yaşanması beklenen cinsellik serüveni kaç kadında KORKU- İĞRENTİ- ZORLANMA- KAYGI vs duygular eşlik etmeden yaşanabiliyor? Kadın hangi yaşanmışlıklardan/yaşanmamışlıklardan sonra cinselliğine tümüyle küsüyor? Bir barışma süreci mümkün mü?
Kapitalist Sistemin Popüler Kültürde Kadın Cinselliğine Bakışı
Emperyalizm ve muhafazakar siyasi güçler kadının cinselliği üzerindeki kontrolü sürdürmek için farklı taktiklerle aynı amaca hizmet ediyorlar. Bu siyasi zemin, patriarka ve cinsiyetçi tutum birbirini beslemekte . Kadının cinsel imajı giderek şişirilirken , cinselliğine dair birincil roller her daim erkeklerin elinde tutuluyor... Kadın cinsel bir obje olmanın ötesinde bir yer bulamıyor kendine ...Bunu kabullenmek durumunda kalan kadınlar, ikincil rollere razı olmak zorunda kalırken red eden kadınlar nerdeyse "güzel" olmaktan "alımlı" olmaktan kaçınıyor çoğunlukla...Cinsel arenada fikri alınmadan; sadece "talep gören" bir nesneye dönüştürülmüşken bir talep üretmek ahlaksızlığa ortak olmak gibi algılanabiliyor...
Çıkışsızlığın kronikleştiği kapitalist düzende erkek de kadın da eziliyor...İnsanlarda pek çok alanda faşizan eğilim ve sapkınlık artarken , erkek cinselliği sonsuz tüketici bir sapıklığa , kadının cinselliği ise birincil roller üretmeyi unutmuş cinsiyetsiz bir yapıya dönüşüyor...
Kadın hayatta kalabilmek ve diğer edinimler için bedeniyle ödeme yapmak zorunda bırakılıyor. Hayatla mücadele ederken bir yandan da kendisine dayatılan cinsiyet rollerini üstlenmeye, kendisine patriark toplum gözüyle bakmaya başlayan kadın, kendi vücudu üzerinde bir kontrolü olmadığına ikna ediliyor! Yoksul kadınlar kapitalist dünyada yerli ve yabancı pazarlarda alınıp satılan, ticarette ciddi bir yer tutan nesneler haline çoktan getirildiler. Her tür taciz, tecavüz, pornografi, seks ticaretinin nesnesi yapıldılar... Cinsel kimliği içinde kendisine biçilen rolü iyi oynamayan kadınlar, nerdeyse yok kabul ediliyor medyada ve diğer iletişim kanallarında.. Genelevlerde-sokakta- telefonda-internette hep seks nesnesi olarak sunulan kadın sinema-reklam-klip vs dünyasında da bundan başka yer bulabilmiş değil kendine.. kadın bedeni o denli teşhir ediliyor ki kadını cinsel obje olarak gözlerimize sokmanın ötesinde,kadın kendi cinselliğine / bedenine yabancılaştırılıyor...
Popüler kültürde kadına biçilen imge on yıllar içinde elbette evrildi; çok yönlü baskılarla, iffetli bir kadın kalıbını kabullenen "edilgen kadın" dan; hayatlarına çizilen yolda birincil roller üstlenmek isteyen, özgür cinsellik sinyalleri veren "modern kadın"a geçildi. Gelgelelim geleneksel aile yapısı ile toplumsal cinsiyet bakışının oluşturduğu fon çok da değişmediğinden, henüz bu geçiş kadını gerçekten özgürleştiren , cinselliğine saygılı bir noktaya taşınamadı... Doyasıya cinselliği yaşarken onu HAFİF kadın diye niteleyen bir erkek güruhunun içinde; cinsel isteklilik/olgunluk/farkındalıkla ? "namuslu aile kadını" kavramlarının yan yana gelmeyeceğini içten içe bilen kadın sınırsız, sorgusuz seks talep edebilir mi? Popüler kültürde cinsel çekiciliğini yitirmiş kadın, son kullanma tarihi geçmiş bir ürün gibi kenara atıldığında yani tüm değerlerinden ayrıksı ve etkili bir şekilde ona itibar(!) sağlayan bu ikincil cinsellikten soyutlandığında belki geriye, kendi cinselliğini kendi talepleri doğrultusunda yaşamak seçeneği kalıyor ama artık bir ürün olarak talepkarlığı kalmadığından bu yol da çoktan kapanmış oluyor...
Muhafazakarlık-din-inanç boyutlarında da cinselliğini saklaması-yok sayması dayatılan hep kadınlar. Muhafazakar siyasi güçlerin yükselişi ile yüceltilen tabular, kadın cinselliği hakkında hatalı anlayışlar üretmeye ve bunları beslemeye devam ediyor... Cinsellik kadınlar için bir tabu haline getirildikten sonra erkekler tarafından onu bu kanaldan yönetmek - aşağılamak-ödüllendirmek de kolay oluyor! Bu durum birçok kadının cinselliğe olumlu yaklaşmasını zorlaştırmak ve olumlu cinsel deneyimler yaşama imkanlarına ket vurmakla kalmıyor, aynı zamanda cinsel sağlık, eğitim gibi temel hak ve özgürlüklerini ihlal edip sosyal, ekonomik ve siyasi alanlarda eşit katılıma engel oluyor.
Bunların hiçbiriyle kadının cinsellik kalesini istila edememişse sistem, ona son çözüm olarak da erkekleşmesini buyuruyor! Kadın için olumlu, sağlıklı , eşitlikçi bir cinsellik ihtimali giderek azalıyor..
Cinsel Sömürünün Sınırsızlığı
Irigaray'a göre, toplumsal cinsiyet kimliği ile cinsiyet kimliği iç içedir. Kadınlık kimliği olması gerekenin aksine patriark toplum tarafından bastırılmıştır. "Toplumsal cinsiyet farklıdır; kadın deneyimleri erkek deneyiminden farklıdır ve farklı olmalıdır" der Irıgaray. Ancak yaklaşımı bizimki gibi toplumlarda faydalı bir yansıma göstermez; toplumun temel yapısının demokrasiden uzaklığı, özgürlüklerin yaşanılırlık oranı, toplumsal tabular, ekonomik yapı vs her parça yan yana gelişinde bu kadınlık erkeklik yapısının DOĞAL akışını bozar..
Küçüklükten itibaren cinselliğini ortaya koymanın -yaşamanın hatta düşünmenin AYIP-YASAK-KÖTÜ olduğuna ikna edilen kadın, tüm kısıtlanmışlık ve bastırılmışlık atmosferinde yapılandırmak zorunda kalıyor cinselliğini.
Beyninin içine sadece "güzel görünmek, güzel olmak, beğenilmek, itaat" safsatası yerleştirilen, ilk gençlik yıllarından itibaren içinde hissettiği hormonal/cinsel uyanışa yabancılaşması öğretilen, ETKİN bir role girmesinin ayıp olduğu belletilen kadın zincirlerini kırabilir mi gerçek anlamda? Psikanalist Jessica Benjamin "Kadın seksidir ama özne olarak değil, nesne olarak. Kendi arzusundan çok, arzulanmaktan duyduğu hazzı ifade eder; asıl zevk aldığı şey diğerinde arzu uyandırmak, cezp etmektir" derken tam da bunu işaret eder.
Aile ve evlilik kurumu tek ve en makbul yapı olarak öğretilirken kadının buna sahip olmak için ödeyeceği her tür bedele boyun eğmesi de alt ezber olarak geçiliyor... Eşini, partnerini seçme şansı da genelde bulunmayan kadın her zaman kendisini korumak, hareketlerine dikkat etmek ve evlenene kadar saflık ve masumiyetin ölçütü olarak dayatılan "zar"ını korumak zorunda bırakılıyor... İffetlilik adına ona dayatılan, masum cinselliğiyle ilgili bir dil oluşturamamış kadın gerçek anlamda cinselliğiyle yüzleşemiyor...
Bu yola girenleri bastırılmış, sakatlanmış bir cinsel kimlik bekliyor çoğunlukla.. Kendisine dayatılan cinsellik öyküsündeki edilgen rolün ötesinde gerçek bir cinsel kimlik, seçici bir cinsel partner olabilir mi? Hele ikinci perdede çoluk çocuğa da karıştıysa kadın, artık cinsel kimliğinden tümüyle arındırılmış, "anne" olmuş oluyor Anne olan kadın geleneksel aile kurumunun cenderesinde robotik görevlerle, insan üstü bir çabayla, yuva sürdürücülüğü yaparken, kendine -bedenine-cinselliğine yabancılaşmasının "ücret"i aile sahibi kadına gösterilen görece saygıyla ödeniyor...Kadın "iş güvencesi", "sigortası", "seçme ve yükselme şansı" olmayan bu kadrodan rahatsız!.. rahatsızlığını pratiğe döken, ya bu işlere hiç bulaşmamış ya da istifa etmiş kadınları da pek çok tuzak bekliyor!.. Çalışma şartlarının ağırlığından cinselliğini hatırlamayan evli kadınlar kadar bu tabu yıkıcı kadınlar da köşeye sıkışmış durumda... Kadınlığının aile içindeki sömürüsünden kurtulan kadınları, yalnızlığın sapkın beyinlerdeki ilk çağrışımı olan "sahipsiz"liğin hoyrat ele geçirme /kullanma senaryoları, saygısız bir aşağılanmayla adlandırılmanın yıpratıcılığı bekliyor... Ayrıca cinselliğini tabulaştırmayan kadının cinselliğinin estetize edilmesi yapaylaşması tuzağına da düşmemesi gerekiyor .. evli kadını kocası sömürürken; başkaldırıya yeltenen kadınları toplumun farklı kesimleri farklı şekillerde sömürebiliyor.
Yetişme çağında erkekler cinsel teşebbüslerde bulunmaları için toplum tarafından teşvik edilirken, kızların cinsellikle ilgili konuşmaları ayıp ve yasaktır.. Kadın genellikle cinsel deneyim edinemez yada pek çok alanda olduğu gibi cinsellik alanında da, deneyim ve birikimlerini erkek kadar kullanamaz. Deneyimlilik geçer akçe olmadığı gibi yersiz eleştirilere odak olabilir. Hatta toplumun değişik kesimlerinde cezalandırılır!. "Erkekler bu konuda öyle iki yüzlü davranır ki; el değmemişliği masumluk ölçüsü olarak tanımlarken aynı zamanda yatakta çılgınca sevişmeler ister kadından! Bunu gerçekleştiremeyenin kadınlığını aşağılayıp aldatmaya hak görürken kendinde; becereni kıskanıp öldürebilir!...
Kadınlara yönelik, sınırsız, çok yönlü ve acımasız "cinsel sömürü" o denli yaygın, alışıldık ve ısrarcı ki; aymak ve mücadele etmek pek çok kadın tarafından bile yadırganmakta ve belki de engellenmekte.. En başta kendi yakını, annesi, ablası komşusu, iş arkadaşı vs engelliyor kadının cinselliğini keşfedip yaşamasını..
Sonuçta Kadın Cinselliğine Küser
Kadının bedenine-cinselliğine küsüşünün nedenlerini toparlamaya çalışırsak
Günlük yaşam rollerindeki etkenler; Kötü ve yetersiz cinsel deneyimler, Evlilik/ilişki içinde "görev"e dönüşen seks, Cinsel korkular -aygılar (tecavüz ,taciz, aşağılanma, cinsel hastalıklar, seçeneksiz doğurganlık, vs) yaşama veya taşıma, Cinsel isteklerine odaklanamama, İş hayatında, erkeklerle benzer haklara sahip olabilmek için kadınlığını yok saymak zorunda kalma, Seksin "yapma" ve "yapılma" durumuyla ilişkilendirilmiş olmasındaki sıkıntılar,
Toplumsal yapının çarpıklığından kaynaklanan etkenler; Cinselliğiyle doğalitesinde tanışamama-yüzleşememe, Cinselliğinden utanma, Cinselliği ve sorunlarını konuşamama, tedavi görmeme, Cinsel hastalıklardan korunma bilgisi eksikliği, Cinsel deneyim azlığı, Ahlaki ve dini baskılar, Kadının cinsellik konusunda pohpohlanmaması , Cinsel partnerini seçememe, "Annelik"e yüklenen aşırı kutsayıcı anlamlar, Cinselliği kadın için ya aile içinde yada fuhuşta yaşanılırlıkla sınırlama, Bakireliğe yüklenen anlamlar bütünü, Cinsiyet ayrımcılığı temelinde kadının cinsiyet rolünün sınırlandırılmışlığı, Sekste erkeğin hayal gücüyle sınırlandırılmak, Birincil cinsellik rolünün kadına verilmemesi, Tabu-yıkıcıcılığı üstlenip, kadın imajını yıkabilmek adına içsel beğenisine kulak tıkamak,
Popüler Kültürden kaynaklanan etkenler; Oluşturulan "kadının beden imgesi"ni red etme Oluşturulan "kadının beden imgesi"nin içini dolduramama kaygısı (!), Kendine biçilen rolü ret için cinselliğini baskılama, Kendini ayrıcalıklı ve arzu nesnesi olarak görmekle değer edinmeye koşullandırılan kadının yaşlanma sürecindeki çelişkisi, Yeterince güzel/çekici olmama kaygısı, Çok sık kadın bedeniyle karşılaşma sonucu, bedenine yabancılaşma, Kadın bedeninin, "mal" olarak alınır satılır hale getirilerek aşağılanması, Kadının beden ve cinsellik kontrolünün kadınlara verilmemesi,
Cinsellik Hakkımızdır
Kadın kendi cinsel devrimini gerçekleştirmek, bedeni ve ruhunu ele geçirmek , kendini özgürleştirmek zorundadır. Bu mücadelede yer almak isteyen erkeklerin samimiyetini ise öncelikle patriarkada kendilerine dayatılan "ezen", "yapan", "birincil" rollerini sorgulayıp red edebilmesiyle ölçmeliyiz. Sonra belki kadın olmayı güzel ve etkileyici olmaya indirgeyip, cinsel nesne olmanın ötesinde bir rolü gönüllülük verip vermediklerine bakmalıyız!
Kadının artık bir mal/cinsel bir meta olarak görülmemesi için erkek üstünlüğüne dayandırılan çarpık sisteminin tümüyle mücadele etmek gerekiyor... Bu anlamda pek çok kadın STK'u kadının cinselliğiyle ilgilenmişlerdir; Kadının İnsan Hakları-Yeni Çözümler Vakfı'nın hazırladığı 2004/Temmuz tarihli raporda kadının tüm cinsel hakları belirtilmiş ve Cinsel Hakların insan haklarından olduğu vurgulanmıştır... Daha coşku dolu, mutlu, tatminli cinsel yaşamlar ve ruh sağlıkları için bu ilginin sürmesi ve mücadelenin artırılması kaçınılmazdır. Ancak bundan sonra bir barışma söz konusu olabilir. |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
4.3.2009 - Hayatı kovalasak kaçmaz mı? |
İnsan 25 olmamışsa henüz, her şeye yetişeceğini, her şeyi yapacağını düşünüyordur büyük olasılıkla.. en azından daha yapacağı, dönüşeceği, olacağı, asla olmayacağı, elde edeceği, sunacağı kuracağı, yıkacağı, yakalayacağı, kaçacağı, gideceği, yiyeceği çok şey olduğunu.. Küçükken algılamaya anlamaya çalıştığı dünya ayaklarının altında serilidir sanki.. peşinden koştuğu, dahil olmaya çalıştığı yetişkinler dünyasının kıyısındadır artık.. hayatın-insanların-sistemin onu yavaş yavaş yoracağından habersiz uzun yol koşucusu olmaya adaydır.. standart bir 45’liğe göre idealisttir, içtendir.. tüm kapıları aşka, deneyime, başkaldırıya, sorgulamaya, karşı çıkmaya, rest çekmeye açıktır.. çoğunlukla korkuya yada daha yumuşak ifadesiyle, tam çözemediği belirsizliğiyle yaşamın kendisine karşı duyduğu ürpertiye de açıktır.. en özgüvenlisinden en pısırığına bir ihtimaller yığınıdır 25’lik bir insan.. ilk cinsellik deneyimleri, ilk aşk, ilk ihanet, ilk üretim, ilk toplumsal başarı,ilk hayal kırıklığı, ilk sorumluluk vs. yaşanmış yada yaşanmak üzeredir.. çocuksu bencillikten çıkıp, yeniyetmelere özgü “isyankarlığını gerekçelendirme” hevesinden uzaklaşmaya başlamıştır.. hem ucundan yakalamış, neresinde duracağına dair bir fikir oluşturmuştur yaşamın, hem de daha henüz tam HAYAT İNSANI (feminist yanım hayat adamı yazdırmadı) olmamıştır.. hep karşısına dikilip duran DENEYİMSİZLİK sopası vurmaktadır kafasına..

Peki sonra nolur? Deneyimlenir.. Bu deneyimlerin “alım gücü” manevidir ve genelde insanı eksiye götürür.. daha az gülmeye, çılgınlık yapmaya, güvenmeye; daha çok çalışmaya, bağımsızlaşmaya, empati kurmaya, korkmaya, kararsızlığa; daha mütevazi hayaller kurmaya, daha az şeye itiraz etmeye, daha çabuk yorulmaya, daha az gezmeye, daha az konuyu- alanı merak etmeye (bir anlamda uzmanlaşmanın da etkisiyle), daha kalbi kırık, güvensiz olmaya başlar insan.. etraftan “ne de olgun bir insan” olduğunu duymaya başladığında artık bir açıdan çok geçtir.. güvenilir olmak; ev kiralamak, evlenmek, kredi çekmek, iş bulmak vs. için olmazsa olmaz doneler, onun omuzlarını çökerten birer külçedir şimdi.. İtaatkar olunmaya başlanmışsa da tümüyle teslim olunmaz elbet.. ısrarla ve inatla tüm dünya görüşümüzü-zekamızı-ilişkilerimizi-birikimimizi kullanarak TİPİK bir YETİŞKİN olmamaya çalışırız.. hele de eğitimliysek, hele de sorguluyorsak, hele zaman zaman aykırılıklar yapma lüksümüz olmuşsa geçmişte.. bize sunulan güvenli-sıkıcı yaşamdan payımıza düşeni almaya başlamanın bedelini tam teslimiyetten uzakta ararız.. kimimiz sonuna kadar kimimiz bir yere kadar! Tüm bunların dışında kalan, kategoriler üstü; bir türlü büyümeyen, öğrenmeyen,ders almayan, asla teslim olmayan, direnci yüksek bir grup insan türü de mevcuttur.. Daha çok şey sığdıran yaşamlarına.. “Çocuk da yaparım kariyer de “ciler de biraz bu gruptadır.. her şeyi birden elde etmek-yaşamak isteyenlerden!.. Hayata erken başlayanlar, geç bitirmeye kararlılar da var.. 13’ünde Oxfort’u bitiren, 5 yaşında en çok dinlenen senfoniyi besteleyen.. 70’inde çocuk yapan da, 60’ında 20’liklere taş çıkartan seks idolleri de.. 
Mozart ilk eserlerini 5 yaşında vermiş..30’lardan sonra bir telaş sarar; yakalanmışlar/yaşanmışlıklar az gelir bazen.. bu yüzden sanırım; hayatı kaçırmak istemeyenlere yol gösterecek listeler dolanıyor ortalıkta (*70 Things To Do Before Having Children, **100 things to do before you die…).. Hayatı yeterince hızlı kovalarsak, kaçamayıp yakalanır mı sanki bize? Hayat durmaz.. devam eder.. her edinim bir bedel ödetir, bir şeyden vazgeçer başka bir şey ediniriz.. kovalarız ya yaşamı, hayat bazen kaçar, bazen bizi içine alır –bütünleşir bizimle.. bir yanına doyarken bir yanından mahrum kalırız; hafta sonu iyi bir eş-anne olup çocuğunla uğraşabilirsin veya bir rafting turuna katılabilirsin… Dünyadaki her şeyi denemeye-her yere gitmeye –herkes olmaya ömür yetmez.. Atom hem parçacık hem dalga gibi davranmaz.. ya o ya o.. amaaaaaa denemeye devam.. yapılan bir tür danstır aslında.. ödettiği bedellerle, yakaladıklarımız kaçırdıklarımızla iyi ki de böyle!.. Yapamadıkları için pişmanlık çekmektense yapabildiklerinin tadını çıkaranlara.. Bilgi Şafak DUGAN
*70 Things To Do Before Having Children http://www.marcandangel.com/2008/08/25/70-things-to-do-before-having-children/ **100 things to do before you die. . . http://brass612.tripod.com/cgi-bin/things.html Resim alıntı linkleri http://www.mind-body-science.com/images/frantic.jpg http://www.musicwithease.com/mozart-03.jpg
|
| • 2 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
3.16.2009 - Fikirdaşlarım - Yıldırım Türker 26 |
Utanıyorum ben: Yıldırım Türker'in yazısını okuduktan sonra yine içime sızı düştü.. biz nasıl insanlarız.. insanlıktan çıkmış .. adına yaşamak denirse yaşıyoruz.. omuzlarımızda nice utançların yükü..
Kendi Çocuklarınızdan Utanın! 16.03.2009 Yıldırım Türker
Çocuk bayramlarında büyük taklidi yapmak zorunda bırakılan çocukların ülkesi. Bir an evvel büyüsünler, saflara katılsınlar, sürüden sayılsınlar diye bin bir işkenceden geçen bebeklere emanet edilmiş Cumhuriyet. Dayakla, soğukla, açlıkla, yoksunlukla büyüyen çocukların tuttuğu gelecek aynasında görünen nedir? Başbakan, ikide bir kaptığı çocuklarla poz veren, çocuk sever lider kisvesi altında meydanlarda oy meddahlığına soyunmuş. Biz zatıalilerinin ‘çocuk, kadın demeyeceğiz’ tehditlerini iyi hatırlarız. Şimdi yüzlerce çocuk hapisanelerde, terör örgütü militanı olarak yargılanıp hüküm giyiyor. Bunun ardında, 2006’da Terörle Mücadele Kanunu’nda (TMK) yapılan değişiklik yatıyor. TMK’de Haziran 2006’da yapılan değişiklikler sırasında, 15 yaşından büyük çocuklara yönelik kanun kapsamına giren suçlarla ilgili davaların da bu mahkemelerde görüleceği hükmü eklendi. Yine TMK’nin 13. maddesinde yapılan değişiklikle, 15 yaşından büyük çocuklar için “hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilemez; verilen hapis cezası seçenek yaptırımlara çevrilemez ve ertelenemez” hale geldi. Böylece TMK ve CMK 15 yaşından büyük çocukları ‘çocuk’ olarak kabul etmezken, onların da yetişkinlerle aynı hükümler çerçevesinde yargılanmasının ve cezalandırılmasının önünü açtı. O günden bu yana farklı illerde eylemlere katıldıkları iddiasıyla yüzlerce çocuk hakkında ‘örgüt üyeliği’ suçlamasıyla davalar açıldı. Bu yıl da 15 Şubat öncesi sonrasında PKK lideri Abdullah Öcalan’la ilgili gösterilerde 100’den fazla çocuk gözaltına alındı. TMY ve TCK’deki terör suçlarından 2006 ve 2007’de 1 572 çocuk hakkında dava açıldı; 92’si Diyarbakır’da 174 çocuk mahkûm oldu. Burada bir soluk alıp size Azad bebeği hatırlatmak istiyorum. Biz onu çoktan unutmuştuk. O, vahşetlerden bir vahşet olarak solup gitmişti, belleğimizin gerçekle kurgu arasındaki o alacakaranlık bölgesinde. Okumuş olduğumuz abartılı bir sosyal gerçekçi öykü müydü; film desen bu kadarı olmaz. Yok, hani eski hamasi filmlerimizden; ‘gavur askeri Türk köyünü işgal eder’ sahnelerinden biri olabilirdi pekâlâ. İlk olarak 1998 yılının nisan ayında tanışmıştık A. ile. Gözaltında anasıyla birlikte işkenceye maruz kaldığında 1,5 (bir buçuk) yaşındaydı. Annesi E.T. ile birlikte 96 Aralık ayında gözaltına alınmış, Terörle Mücadele Şubesi’nde 11 gün kalmıştı. ‘Örgüt üyeliği ve örgüte taban kazandırmak’ suçlarından idamla yargılandığı davada anası Türkçe bilmediği için Kürtçe tercüman aracılığıyla orada başlarına geleni anlatmıştı. Oğlunun elinde sigara söndürüldüğünü, tekmelendiğini, kendisiyle birlikte cinsel tacize uğradığını iddia ediyordu. İstanbul Tabip Odası, A.T.’yi muayene etmiş, işkence belgelenmişti. “Sinirlilik, polis gördüğünde ağlama, uykusundan korkarak uyanma, idrar ve dışkı kontrolünü kaybetme, yanında sigara içildiğinde ağlama ve ortamı terk etmek isteme” bulgularının yanı sıra raporda yazan şuydu: “Sol eldeki izlerin çocuğun elinde uygulandığı iddia edilen sigara söndürme eylemiyle uyumlu olduğu, çocuğun sıkıntı bozukluğu da dahil tespit edilen ruhsal bozukluk halinin işkenceden sonra meydana gelmesi tıbbi bilgi ve mantığa uygundur”. Azad bebek, ‘polisler cız yaptı’ diyordu. Sonuçta işkence yaptığı iddia edilen polislere dava açılmadı! A.T., gördüğü işkenceden 2,5 ay sonra yuvaya gönderilmiş ve orada hiç konuşmamıştı. Daha sonra da sinirli, huzursuz bir çocuk oldu. Bazen cezaevinde anasıyla kalıyordu. Kekeliyor, sürekli ağlıyordu. İstanbul’da teyzesiyle kalan A.T., psikolojik tedavi gördü. Biraz toparlandı. Ama anasına hasretti. Nüfus cüzdanı olmadığı için okula kaydı çok güç oldu. Anasına mektup yazabilmek için okuma yazmayı bir çırpıda öğrendi. Ne var ki okulda arkadaşları ona ‘annesi katil’ diye sesleniyor, canını yakıyorlardı. Öğretmeninin ilgisiyle ayakta durabildi, kekemeliğinden kurtuldu. Ama uzun süre anasını ziyarete gidemedi. Çünkü ne anasının ne de kendisinin nüfus cüzdanı vardı. Onlar kayda düşmemiş canları bu memleketin. Henüz bir buçuk yaşındayken tekmelenen, yumuk elleri sigarayla dağlanan o Kürt çocuğu şimdi 12 yaşında. Nasıl bir dünya algısına sahiptir dersiniz? Geleceği üzerine nasıl hayaller büyütüyordur? 90 sonrası olağanüstü yoğunlukta göç alan Diyarbakır’ın sokaklarında, köylerinden koparılmış 10 bini aşkın yoksul çocuk üç beş kuruş para kazanıp evine ekmek götürebilmek için gece gündüz dolaşıyor. Onlar, kavruk savaş artıkları. Hiçbir zaferin, hiçbir barışın gölgesi düşmemiş üstlerine. Çöp karıştırıyor ve hayal kuruyorlar. Dünyanın bütün kıyılarındaki bütün savaşların sonunda şehirlerin, metropollerin hiçbir şey olmamış gibi ayakta duran vitrinlerinin hemen berisinde çöp karıştırıp hayal kuran çocuklar olmuştur. Üstelik savaş sürüyor, kan dinmek bilmiyor. Anaları, babaları ile birlikte işkenceye alınmış, bebektir-çocuktur demeden ağır dayaklarla, sonsuz aşağılamalarla tımar edilmiş o çocuklar, Kürt oldukları için, savaşın tarafı ilan edildiler. Polislere taş atan çocuklar derdest edilip zindanlara yerleştiriliyor. Kürt sorununu böyle çözebileceğine inanıyor hâlâ askeriyle siviliyle muktedir zevat. Çocuklardan 20 yıl hapis cezasıyla yargılananlar var. Birkaç yıl önce Diyarbakır’da sokaklarda gördüğümüz kâğıt mendil satan, ayakkabı boyayan çocukların fotografları ve yazdıklarından oluşan bir kitap yayımlanmıştı: ‘Düşler ve Sokaklar’ adında. Oradaki çocuklardan birinin yazdıklarını hiç unutmuyorum. 9 yaşındaki 3. sınıf öğrencisi, ayakkabı boyacısı A.G.’nin yazdıklarını. Onun yorgunluğu, hayatımızın cehennemini resmediyordu: “Ben cennete gitmek istiyorum. Orada kuşlar, kelebekler, güzel renkli çiçekler mis gibi kokuyor. Orada elma, portakal, muz, kivi, her türlü meyve yemek istiyorum. Benim bisikletim olmasını istiyorum. Güzel masallar okumak isterim....ve boyacılık işini artık hiç yapmak istemiyorum. Oturup dinlenmek istiyorum. Orada güzelcene yatıp uyumak istiyorum. Kitaplar okumak istiyorum. Okulumu bitirirsem doktor olmak istiyorum. Hastaları iyi yapmak istiyorum. Dışarıda kar yağıyor üşüyorum” A.G., belki şimdi hapistedir. En azından boyacılıktan kurtulmuş, değil mi? Yegâne umudunu cennete havale etmiş olan çocukların diyarında yaşamaktan mutlu musunuz, ey sevgili vatandaş, gururlu Türk? Kürt çocuklarının çocuklukları resmi kabul görmüyor. Onlara savaş esiri muamelesi daha uygun. Guantanamo’da olduğu gibi. Irak’ta olduğu gibi. Taş attıkları için, slogan bağırdıkları için devletin şefkatli kollarında, hapisanelerde büyümeleri sağlanacak. Yıllar sonra çıktıklarında ıslah olmuş, devlete millete yararlı birer birey olacaklardır mutlaka. Çocuk hakları konusunda umursamaz; suça yöneltilen çocukları özgürlüğünden mahrum bırakma dışında bir çare düşünemeyen Otoritenin bendeleri olarak utanmıyor musunuz? Çocuklarınızın başını nasıl okşuyor, enselerini nasıl kokluyorsunuz? Kendi çocuklarınızdan da mı utanmıyorsunuz? |
| • 0 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
1.27.2009 - Fikirdaşlarım - Yıldırım Türker 25 |
Bir kahramanın çiğnenen onuru
25/01/2009 YILDIRIM TÜRKER Her intihar vurucu bir mesajı beraberinde taşır. Bu mesajın paylaşılabilir olması, bir insanlık durumuna karşılık olup açık seçik bir reddi sahneliyor olması o intiharı yazılı bir söz kadar unutulmaz, kalıcı kılar Yargısız infaz tamlaması, bu kez infazcılar ve yakınları tarafından öfkeli bir hıçkırık, kıymeti bilinmemiş bir vatanseverin gururlu sitemi olarak kullanılıyor nicedir. Bu tarih aralığını burada, bu topraklarda yaşamış olanlar da karmaşık duygular içinde bir kez daha izleyici konumuna davet ediliyor. Varlığı bile itiraf edilmemiş JİTEM’in Diyarbakır Grup Komutanlığı’nı sayısı belirsiz cinayetin sorumlusu olarak ifa etmiş bir gazi kahramanın; emekli albay Abdülkerim Kırca’nın intiharının günahı basının üstüne yıkılıyor. Basın, yargısız infazcı, Ergenekon davası da linç operatörü ilan ediliyor. “Bir Türk Kahramanının Çiğnenen Onuru” piyesi, aceleye getirilmiş bir metin, berbat bir dramaturjiyle sahneleniyor. Kırca’nın tekerlekli sandalyesi; yuttuğu kim bilir kaçıncı bastondan sonra zorlukla eğilip ona ‘Türk övünç’ madalyası takan sabık Cumhurbaşkanı Sezer’in tuhaf pozuyla birlikte ruhumuzun telini titretmeye yönelik bir fotograf işte. Vatanını korurken genç yaşında felç kalmış aslan gibi albayın onur intiharı. Her intihar vurucu bir mesajı beraberinde taşır. Bu mesajın paylaşılabilir olması, bir insanlık durumuna karşılık olup açık seçik bir reddi sahneliyor olması o intiharı yazılı bir söz kadar unutulmaz, kalıcı kılar. Kendi hayatının sınırlarından taşıp dünyayı redde yönelik bir söz taşıyan intiharlar birer manifestodur. Sözgelimi Mayakovski, ardında “Hükümet Yoldaş” diye başlayan bir mektup bırakıp kendi canını aldığında artık sosyalizm rüyasını taşıyamaz hale gelmişti. Onunki bir rüyanın intiharıydı. Stefan Zweig faşizmin Avrupa’yı işgaline tanıklık etmiş, önce İngiltere, sonra Brezilya’ya kaçmakla kurtulmayacağını hissetmiş 1942’de Brezilya’da intihar etmişti. Onun intiharı faşizmin önlenebilir yükselişine karşı bir uyarıydı. Arthur Koestler, ömrü boyunca insanlığın özgürlük ülküsü uğruna savaşmış bin bir yıkımdan geçmiş, 77 yaşında karısıyla birlikte intihar etmişti. Onunki, özgürlük umudunun intiharıydı. Abdülkerim Kırca’nın intiharı da uğruna vücudunun yarısını vermiş olduğu vatanın milleti tarafından kıymeti bilinmeyince hayatını alıp kafamıza fırlatmış bir yiğidin sözünü taşısın diye o cenazede TSK, tekmil içtimada idi. Cenaze törenini izleyenler, bir milli kahramanın suçlu ilan edilmesine karşı isyanını haykıran eşinin yakıcı içtenliğine ve Tuncer Kılınç’ın coşkuyla alkışlanmasına tanık oldular. Anladık. Türk ordusu, Abdülkerim Kırca’nın onuruna, askerliğine kefildir. Bize yazılan intihar hikâyesi, şerefli ve tenezzülsüz bir insanın haksızlığa karşı isyanıydı. Nitekim, sesi mana pınarı kimi sunucuların haberlerde, müntehirin kendisiyle son konuşana anlattıklarını aktarma biçimi adeta bütün toplumun vicdanına lanet okuyordu. Emekli albay Kırca, ‘artık teröristler kadar kıymetimiz yok’ diyesiymiş. Çok küskünmüş. Bedbinliğe kapılmış. Yakınları da yakın kafada gazeteciler de açıkca dile getiriyor. Bir PKK itirafçısının sözüyle yargısız infaza kurban gitmiş gazi albayımız. Öncelikle ille de hatırlatılması gereken birkaç nokta var. Müntehir Kırca’ya yönelik bu iddialar birkaç gün önce kapımızın altından atılmadı. Daha 1998 yılında yazmış olduğu raporda Kutlu Savaş, (yani Soros sponsorluğunda bir sivil toplum örgütü değil, dönemin Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı) Kırca’nın görev başında olduğu dönem işlenen faili meçhul cinayetlerin dökümünü sunuyor, albayı da ‘planlayıcı ve yürürlüğe koyucu’ ilan ediyordu. Ama anlaşılan Kırca, henüz Türk vatanseverliğine olan inancını kaybetmemişti ki intihara teşebbüs etmedi. Bitmedi. Abdülkadir Aygan, albayın intiharından birkaç gün önce Star gazetesinin kapısını çalıp çeşitli iftiralarda bulunmuş değil. Aygan, diğer onurlu silah arkadaşlarının yanı sıra Kırca hakkındaki tanıklıklarını 2004 yılında itiraf etmişti. Savaş’ın raporundan 6 yıl sonra. Aygan da 90’lı yıllarda PKK’ya yardım ediyor diye kaçırılan 8 kişinin sorgulanıp infaz edilmesi emrini verenin Kırca olduğunu iddia ediyordu. Bunun üstüne aralarında Kırca’nın da bulunduğu sanıklar hakkında Diyarbakır 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, 2005 yılında bir dava açıldı. Kırca’nın suçunun tanımı şuydu: “Bir suçu söyletmek için işkence yapmak, taammüden adam öldürmek ve cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak.” Sonra tabii bildiğiniz ‘görevsizlik’ kararları, Uzlaşmazlık Mahkemeleri vb. Bu süreç boyunca Kırca devletine milletine küsmedi. Daha sonra Cumhurbaşkanı tarafından onurlandırılacaktı. Gün henüz o gün değildi. Kısacası; kendi eliyle şehit Kırca’nın, yakın silah arkadaşları Yeşil,Veli Küçük ve Levent Ersöz ile birlikte ora’larda yazdığı kahramanlık menkıbelerini zaten biliyorduk. Sadece Abdülkadir Aygan’ın itiraflarından değil. Arada bir resmi dil üretim merkezlerinin nümayişlerine kulaklarımızı kapatıp onlara ve diğer vatan evladı kahraman kanaat önderlerine bir soru sormak zorundayız. Kürtler, uzak doğunun balta girmemiş ormanlarında yaşayan bir kabile artığı değildir. Onların hayatlarıyla, kardeşlerinin kanlarıyla tuttukları kayıtlara ulaşmak o kadar zor mu? Başbakan’ın Şemdinli’yi satışa çıkarırken kullanmış olduğu tenzilat ilanını hatırlayalım. Oraların insanının tanıklığının geçerli olamayacağını belirtmişti. Halkın tanıklığına inanmadığınız takdirde, halkın gözünde nasıl inandırıcı olacaksınız? Sizce binlerce Kürt vatandaşın, şu ya da bu nedenle ve mutlaka vatan aşkının dürtmesiyle katledilip oraya buraya, o kuyuya bu kuyuya gömülüvermiş olması av yasağı öncesine mi denk gelmekte? O yüzden mi artık o günahları deşmemek, barışın şartlarını nisyan üstüne kurmak önerisiyle geliyorsunuz kapımıza? Bütün o faili meçhul cinayetlerin, en korkuncundan vahşet uygulamalarının yerinde, şart, vatan için kaçınılmaz olduğuna mı inanıyorsunuz? O zaman siz de itiraf edin. Katillerin itirafçılardan daha muteber ilan edildikleri bir hayat tasavvuru, hâlâ tetiğini ensemizden uzak tutmama çabasında. Kanmayın. İtirafçı olun da bilelim. Bu memlekette ölümlerinin hesabı sorulmayacak değersiz bir insan güruhu var, deyin. Onları temizlemeden nasıl savaş kazanılır, deyin. Hukuk devleti bu memlekete lüks, deyin. İtiraf edin. İntihardan yeğdir. Kendilerine intihar etme fırsatı bile tanınmadan işkencelerden geçmiş, aşağılanmış, bir kırsal kuytuda topluca halledilmiş Kürtlerin infazı ardındaki yargı mercii sizi rahatsız etmiyordu, değil mi? Ama gizlice öldürülen insanların gömülüverdiği mezarlar da mayın gibidir. Gün gelir patlar. Yanlışlıkla vurulan, kimvurduya giden, mayınlarla havaya uçan, kolsuz-bacaksız kalan onca çoban çocuğunun ahı demek de mümkün elbet. Artık meşrebinize göre. |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
1.27.2009 - Fikirdaşlarım -Perihan Mağden 2 |
26 Ocak 2009'da Soner Yalçın'ın "Oradaydım" belgeselinde Ahmet Kaya'nın Kürtçe bir şarkı söylemek istediğini dillendirmesinin ardından neredeyse linç edilmesinin görüntülerini ilk defa bu denli detaylı izledim.. birşeyler düğümlendi boğazıma.. sadece o güzel insanların başına gelenlerin üzüntüsü değil; bu denli insanlık dışı bir zulmün uygulanmasına karşı büyük bir öfke de vardı boğazımda.. gözlerimden yaşlar aktı.. nasıl -ne biçim bir ülkede yaşadığımızı içim kararak duyumsadım bininci kere taaa ciğerimde-beynimde- tüm hücrelerimde.. şimdi atılan büyükçe bir adım (TV6) içimizi serinletse de şimdiye kadar yapılanlar nasıl da görmezden gelindi hep.. saklandı.. aklandı.. yalanlandı.. yüceltildi.. faili meçhulcü generaller şeref madalyası aldı.. mümin atatürkçüler (Baskın Oran'ın ifadesiyle) bir intiharın ardından yuhaladıkları düzenin aslında tam da kendisini temsil eden bu admın ardından gözyaşı döktüler.. ya bilmiyorlardı.. ya bilmek istemiyorlardı.. ve bu faşizan ortamların tarihsel bir simgesi belki de Ahmet Kaya'nın başına gelen .. Perihan Mağden de neredeyse tam benim gibi düşünmüş.. yazmış.. paylaşmak istedim..
Bilgi Şafak Dugan
Nerden baksan tutarsızlık/Nerden baksan ahmakça’ Sabah; sersem ve sepelek uyandım. Daha doğrusu uyanamadım. Bütün gece Ahmet Kaya’nın Öldürülüşüyle çalkalanmıştı, anlaşılan ruhum. Pazar gecesi zıplarken kanallar arasında İbo Şov’da Hadise’yle birlikte Serdar Ortaç’ı gördüm. İbo Şov; nerdeyse Zoraki Yer Hareketleriyle, MilliÇapkınımız bayrağını (kendi kendine çektiği) direkten indirmeme keşliği/gayretkeşliğiyle, mütemadiyen Hadise’ye asılır gibi yapıyor.Du. Hakiki değil! Biz onun Asena’yla vs. ne cilveleşmelerini biliriz: hevesi kaçmış bir libido. Karşılıksızlıkta. Ama Serdar Ortaç bitmiş tükenmiş bir halde; kendi taklidiyle, Serdar Ortaç kırıntılarıyla idare etmeye çalışıyor.Du. BİR ZAMANLAR şarkılarını onca bize has ve feci eğlenceli/oyuncaklı/caklı bulduğum Serdar Ortaç: bitmiş bir çocukadam şimdi. En azından: benim indimde. Bitti. Tamamiyle. Tam Serdar Ortaç İbo Şov’da zorlar ve zorlanırken; CNN Türk’te (hayret! herhalde Taha Akyol yoksunluğu sayesinde) Ahmet Kaya Belgeseli gösterilmekte. 10 Şubat 99’daki geceyi bize hep sansürleyerek ‘sundular.’ Magazin Hanzolarımızın cümleten Ahmet Kaya’yı linç ettikleri geceyi. Hani. Eminim, daha ellerinde, ellerde NE ‘footage’lar var. Ama bu defa Serdar Ortaç’ın Ahmet Kaya’nın katlindeki ‘rolünü’ açık seçik izleme imkânı tanınıyor bizlere, CNN Türk ekranında. Ahmet Kaya, yakında Kürtçe BİR ŞARKI okuyacağını ve bunun klibini çekeceğini söyleyip yürekli bir TV’cinin bunu göstereceğini ümit ettiğini söylüyor. Ödül töreninde. Sahnede! HEPSİ BU. 1 Kadın KörükFitne bağırıp çağırmaya başlıyor “Yürekli bir televizyoncu, BU vatan hainine cevap versin!” diye. Sonra duvara yakın bir masaya sinmiş otururlarken dehşet ve şaşkınlık içinde Gülten-Ahmet Kaya çifti; tam ortalık durulmuşken, Faşizan Çocuklar Sirki olayı unutmaya yüz tutmuşken- Serdar Ortaç sahnede meşhuuur ‘Padişah’ şarkısının sözlerini: “Bu devirde kimse sultan değil, hükümdar değil, padişah değil/Atatürk yolunda tüm Türkiye/Bu vatan bizim, ellerin değil” diye değiştirerek okumaya başlıyor. Yaratıcı Yumurcak! Faşizan Hezeyanlarının dinmemesi için, bu yaratıcılığı fırsat biliyor Magazin Faşoları- azıp kuduruyorlar. Anında. Çatal bıçak fırlatmalar Kaya çiftine! Bağrış çağrış: binbir iğrençlik! Gülten Kaya’nın alnına bir çatal isabet ediyor. Ahmet Kaya çok kötü oluyor; neye uğradığını şaşırıyor, eşinin DE maruz kaldığı bu sözel ve fiziksel Grup Tacizi karşısında. Görüntülerde ‘sakınılıyor’; ancak Meşhuuur ZırvalamaÇapası Reha Muhtar, herkesi marş söylemeye davet ediyor. Sahnede BoruÇocuk Serdar Ortaç mikrofondan bangırdatırken, hep bir ağızdan 10. Yıl Marşı’nı söylemeye başlıyor Magazin Hanzoları. Garsonlar bedenlerini Ahmet ve Gülten Kaya’ya siper ediyorlar. Gülten Kaya anlatıyor: Çok az sayıda kişi yardımlarına koşuyor. Diyelim: Mehmet Aslantuğ. Yatıştırmaya çalışıyor ortalığı. Yalnızca bir-iki kişi. Diğer Magazin Canavarları tek yürek, bu linci gerçekleştiriyorlar. Sırf bu şövalyeliği yaptığı/yapabildiği için, ömrümün sonuna kadar hürmetle anacağım artık yeminle Aslantuğ’un adını. Ortaç’la Muhtar’ı hayatımın sonuna kadar Kara Birer Ruhsal Leke olarak aynen, göreceğim gibi. Gördüğüm gibi. Sıradan Faşizmin Yağ Lekeleri. TARAF TUTMAMIZ LÂZIM! Sonra salondan/otelden kaçış/kaçırılış sahneleri var. Ahmet Kaya’nın ellerini kaldırıp HİÇBİR ŞEY DEMEDEN “Ben hep sizin AYNI Ahmet KAya’nızım gözüm” diyen yüz ifadesi+beden dili var. Bindirildiği takside yüzünde aynı şaşkın ifade var: Kötülüklerin Dağından ansızın inenler tarafından, bağından tekme tokat KOVULAN adamın ifadesi. Yüreği, toprakları için sevgiden çatlayan adamın daha o saniye başlayan acısının, sıla hasretinin ifadesi Aynen Hrant’ınki gibi. Amma çok Bu Topraklar’ı sevdi bu iki adam. Birini öldürdük acısından, birini öldürttük. Bu ‘meşum’ geceden dört gün sonra Resmi Büyük Gastemiz ‘Ayıp ettin gözüm’ manşetiyle çıkıyor. Meğer 93’te Berlin’de Kürdistan toprakları haritası arkasında konsere çıkmışmış Ahmet Kaya! Bu ‘fotoğrafı’ hiçbir zaman mahkemeye teslim etmiyor Büyük Gaste. Ne gerek var? ‘The damage is done.’ Paris’te kalbi kırıklıktan öldürdüğümüzde Ahmet Kaya’yı; kaç yaşındaymış biliyor musunuz? 43! KIRK ÜÇ yaşındaymış memleketinden bir nevi Linç Kampanyasıyla atılmış bulunan Ahmet Kaya! Buraları sevmek bir ‘zaruret’; buralar bizi sevmese de. Bitmeyen bir ev ödevi. Sabah andı. Ben mesela; Serdar Ortaç’ın kiç zırvası şarkılarını DAHİ artık sevemeyeceğim için, buraları onlar kadar: Hrant kadar, Ahmet Kaya kadar sevmiyorum. ‘Düzelinceye’ kadar da sevemeyeceğim. Af buyurun. Birileri bana; kızımın başına, Ahmet Kaya’nın kızının başına gelenlerin gelmeyeceğinin teminatını verinceye kadar. Ahmet Kaya’nın kızı, bizleri bağışlayıncaya kadar. Hrant Dink’in oğlu yurdunda sıkıştırılmayıncaya kadar. Gülten Kaya’nın, Rakel Dink’in içlerine akıttıkları artık; gözyaşları dininceye kadar. Ahmet Kaya Heykeli Beşiktaş meydanına, Hrant Dink Anıtı Şişli’ye dikilinceye kadar. Suçumuzu kabul edinceye kadar. Suçluları teslim edinceye kadar, kayıtsız şartsız, hakikatin zindanlarına. Yazının başlığı ‘Başım Belada’ şarkısından Ahmet Kaya’nın. ‘Kirli sakalıyla’ sözlerini onun, ‘kirli saçlarıyla’ sözleriyle değiştirerek; a-ha buraya alıntılıyorum: “Fişlenmişim adım eşgalim bilinmekte Üstelik göğsümde: yani tam şuramda Kirli saçlarıyla bir eşkıya gezinmekte.” Fikirdaşlarım -Baskın Oran 7
Korku üretim kılavuzu
25/01/2009 BASKIN ORAN İnsel, Elçi, Berktay, Ağaoğlu, Yayla, Mahçupyan, Kaboğlu, Kürkçü... 1930 modeli Kemalizm için üretilen korku masallarını yıllardır yazıyorum (ör. bkz. Radikal İki, 23.09.07). Bugün sıra, bunların en itici olanında: AB’den para yeme iftirası. Ne verimli Özür Kampanyası imiş, ne biçim yaraları dürtmüşüz yarabbi. Esas patlak verişi, 07 Ocak tarihli Vatan’da Can Ataklı’nın “Bu Paralar Ne İçin Alındı?” yazısı vesilesiyle (http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=217075&Categoryid=4&wid=142). Şöyle başlıyor: “İmzacıların en başındaki isimlerden biri olan Ahmet İnsel (Helsinki Yurttaşlar Derneği) AB’den 107.414 euro almış. Bu para karşılığı ne yaptığını, Türkiye için hangi iyi hizmetlere soyunduğunu merak ediyorum.” Olay şu: HYD, AB’ye iki proje sunmuş. “Dil Hakları” araştırması için 47.414 Avro, “Yargıyı Güçlendirme” için 60.000 Avro fon almış (www.turkboard.com/viewpost.php?p=1855681). “Gazeteci” bu numarayı, yani bir parantez sayesinde bu yekûnu dernek üyeleri sanki teker teker cebe atmış gibi göstermeyi, dört kişiye daha uyguluyor: Şerafettin Elçi, Halil Berktay, Murat Belge, Adalet Ağaoğlu. Ortak özellikleri, HYD kurucusu ve Özür Kampanyası imzacısı oluşları. Buluşunu çok beğenmiş olsa gerek, “gazeteci” aynı yöntemi Prof. Atilla Yayla, Prof. İbrahim Kaboğlu, Etyen Mahçupyan, Ertuğrul Kürkçü’ye de aynen uygulamış. 449.620 Avro aldığını bildirdiği birincinin yanına parantez açıp, “(Liberal Düşünce Derneği)”, 193.548 Avroluk ikincinin yanına “(Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği)”, 1.032.921’lik üçüncünün yanına “(TESEV)”, 806.760’lık dördüncünün yanına “(İPS İletişim Vakfı)” yazarak işi halletmiş. Ne yazsındı? ‘TESEV şu kadar AB fonu aldı, E. Mahçupyan da orada çalışıyor’ dese ulusalcılar korkup tahrik olmaz ki. Tabii, bu arada ÇYDD Gn. Bşk. Prof. Türkan Saylan’dan gelen bir mektubu da yemek zorunda kalıyor. Mazlumder’in genel başkanı yeni değiştiği için ona iftira atamamış, ama ikamesi hazır: “AKP’nin yan örgütü olarak çalışan” diyor.
Araştırmaya gerek yok “Gazeteci” bütün bu insanların ortak özelliğini savunmasında şöyle açıklıyor: “Hem AKP politikalarına kayıtsız şartsız destek vermeleri, hem de Türkiye’yi sıkıntıya sokacak tüm eylem ve girişimlerin en başında yer almaları”. Pes. Utanmayı terk bu kadar olur. Kaboğlu Başbakanlık İHDK’nin başkanlığından AKP’ye ters gidiyor diye atıldı yahu. Elçi başka bir partinin genel başkanı. Mazlumdercilere gelince, “gazeteci”nin kendi gazetesinden bir manşet: “Mazlumder Üyeleri AKP Binasını İşgal Etti” (Vatan, 17.01.09). Şimdi anladınız mı “gazeteci” deyince niye tırnak içine almışım hep? Basında bir muhabir haberde geçen kişinin görüşünü almadan yazı yazsa feci zılgıt yer, ikincisinde de kapıya yollanır. Bu zat hem “1976 yılından beri gazeteciyim” diyor, hem de kimseye danışmadan iftira atıvermesini A. İnsel’e şöyle savunuyor: ‘İnternette dolaşan ne idüğü belirsiz dediğiniz liste bir kitaptan alınma. Bu kitabın yazarı aynı konuda çeşitli kereler TV programlarına da katılmış ve iddialarını daha geniş olarak aktarmıştır. Araştırma yapmam bu anlamda çok da gerekli değildi. Ayrıca bu yazıyı yazmadan önce listeden söz etmiş ama kimsenin adını vermemiştim’. Tercümesi: 1) Bütün bunlar bir kitapta var, internette de dolaşıyor, bu durumda ayrıca araştıracak değildim herhalde; 2) Ad vermeden yayınladım. Bana yazıp kendilerini savunmayanları şimdi suçlu sayar ve teşhir ederim. Kendisi hakkında mide bulandırıcı haberler uçuşan bir şahsın başkalarına iftira atarken iki kere düşünmesi gerekirdi. Bunlardan sadece ikisini vereyim: Vatan’daki 17.12.08 tarihli “Ergenekon Çıkmazı” yazısı meşhur Veli Küçük’e sanki bir vefa borcu ödüyor gibi. Çünkü “gazeteci” vaktiyle Business Channel’dan atıldığında V. Küçük’ün araya girdiği bildiriliyor (http://www.medyahayat.com/haber.php?haber_id=4213). “Para”yla ilgili bilgiler de eksik değil: Saygı Öztürk’ün yazdığına göre “gazeteci” Yurtbank’ın eski sahibi Ali Balkaner’den on bin dolar aldığını önce reddediyor, sonra: “Düşününce hatırladım. Aldım ama o zamanki bir hayır işinde kullandım” diyor (Sabah, 17.05.2001; www.bibilgi.com/Can-Atakl%C4%B1).
Ortak terminoloji: Orospu ve fahişe Şıracının şahidi bozacı olurmuş. Gazeteci bu “bilgi”leri Yılmaz Dikbaş diye birinin Gaflet, Dalalet, Hıyanet adlı kitabından almış. Dikbaş’ın sitesine baktım, nasıl bir “yazar” olduğunu tek bir cümlesi anlatmaya yetiyor: “Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü bayrak yapacak, Cumhuriyet Devrimlerini yaşatacak bir darbe istiyorum” (www.kalinka.com.tr). Bizim kampanyanın başlamasından beş gün sonra, 20.12.09’da internete salıverdiği iletide de, bütün bu isimleri ve paraları sıraladıktan sonra şunu demiş: ‘Paris’in Pigal’inde, Londra’nın Soho’sunda ve Amsterdam’ın Kırmızı Fenerli sokağında, iletişim kurmak için yabancı dil bilmeye gerek yoktur. İngilizce bir tek deyim bilin, yeter. How much?’ Yani: ‘Kaç para?’ Gerisi kendiliğinden gelir. Türkiye’de Cumhuriyeti yıkmak isteyenlerle, Kemalizm karşıtlarıyla, ABD uşaklarıyla, AB Mandacılarıyla ve şimdilerde ortaya fırlayan Özür Dileyenlerle uzun uzun tartışmaya hiç gerek yoktur. Kısaca sorun: ABD’den, Soros’tan ya da AB’den kaç para? Gerisi kendiliğinden anlaşılır’. Tercüme lazım mı? Fon tahsis edilirken eliyle mum tutmuş ki, “Alanlar orospudur” diyor. Devam. Bu how much’çıdan 48 saat sonra bu sefer sahneye bir “biliminsanı” çıkıyor: Gazi Üniversitesi’nden Prof. Dr. İbrahim Arslanoğlu. Dikbaş’ın yazısını kopyala-yapıştır’la internete salarken diyor ki: ‘Bunları yazarken aklıma Amerikalı bir yazarın sözleri geldi. Bu yazar arkadaşları ile sohbet ederken bir gün şunları söylüyor: ‘Arkadaşlar ne inkar edelim, hepimiz birer zihinsel fahişeyiz.’ Çünkü bu yazarlar, medyada para karşılığı doğruları yanlış, yanlışları doğru olarak ifade etmişlerdir’. “Gazeteci”, “yazar” ve “biliminsanı” arasındaki benzerlik cidden çarpıcı. Ulusalcı müminler görsün artık: Gıdaları böyle “bilimsel” mutfaklarda hazırlanıyor. Onlar da iman arayışı içinde üşüşüp mutlu mutlu yiyor. Afiyet olsun. Ama ne yediklerini bilsinler diye söylüyorum: Bunları yazanlar ya AB’nin fevkalade titiz proje verme ve denetleme usullerini hiç duymamışlar veya bilmezden gelmek zorundalar. Bunlar Soğuk Savaş bitince “Moskova’dan para mı geldi?”yi böyle adapte eder oldular. Sloganları: “Bir davayı savunmak için para yemek gerekir”. Bunlara göre, Türkiye’nin en az 46 yıldır girmek için çırpındığı (ve proje almadan sürekli proje fonu katkısı ödeyegeldiği) AB’den fon almak suç/ayıp/ihanet. İyi de, o zaman Türkiye’de ne kadar kamu kurumu varsa hain demektir. İnanmazsanız açıp bakın: http://www.cfcu.gov.tr/ grant.php?lng=tr#
Haset etme ne olur, çalış senin de olur “Gazeteci” bütün hayatı boyunca Atatürk ilkelerini savunduğunu söyledikten sonra diyor ki: “Ama bunca mücadeleye rağmen hiçbir kimse ya da kuruluş AB fonlarından yararlanarak bir proje içinde olmamı önermedi bana”. Ve ilave ediyor: “Bunu bir aşağılık duygusu ya da itilmiş duygusu içinde söylemiyorum”. Bence “gazeteci” moralini bozmamalı. TC Genelkurmay bile AB’ye fon için 5 kere başvurdu. Bunlardan biri doğrudan kabul edildi, biri ertelendi, üçü reddedildi. Ama, 2007-2010 döneminde AB’den en fazla payı, Mart 2008’deki muhtırasında “ABD ve AB’nin kendi amaçlarına uygun olarak yönlendirdiği sivil toplum örgütlerinin faaliyetleri hakkında bilgi” sunmuş olan TC Genelkurmay aldı. Öyle ki, “Mehmetçik Projesi”ne AB’den 12,7 milyon Avro hibe sağladı (proje no. TR 070102; Radikal, 09.04.08. Proje metni için: http://ec.europa.eu/enlargement/pdf/turkey/ipa/tr_07_01_02_civic_training_for_mehmetcik_en.pdf). Onun için, Yâ Nasip demek lazım. |
| • 0 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
12.1.2008 - Fikirdaşlarım -Necmiye Alpay |
Çocuğa ilişkin bilincin aciliyeti NECMİYE ALPAYKültür Sanat / 27/11/2008 Gencecik bir kadın, bir bayram günü evin salonunda çepeçevre oturan bir yığın konuğun önünde orta yerde oyuncağıyla meşgul olan küçük kızı elini çamaşırına götürünce sandalyesinden fırlayıp ona iki tokat aşkettiğinde çocuk elbette dehşete kapılacaktır. O genç kadın, küçük kızının bedenle ilgili konularda kendiliğinden bilgili ve sorumlu davranacağı beklentisi içinde olmalı ki onu böylesine cezalandırabilmektedir. Binlerce anne, binlerce küçük kıza bu cezalardan verip duruyor ve küçük kızlar durmadan siniyor, tepkisini ya içine atıp biriktiriyor ya da başka biçimlere büründürüyor. Küçük erkek çocukların yaşadıkları da çok farklı değil; ceza görmemesini, övülmesini ya da gördüğü cezanın saçmalık derecesini kendine göre yorumlayıp en olmayacak biçimlerde içselleştiriyor onlar da. Çocuklar kapalı kapılar ardındaki cinsel yaşam üstüne en olmayacak çıkarsamalarda bulunuyor. En mahrem davranışlarına kadar belirleyen ve onları hep etkileyecek olan çıkarsamalardır bunlar. Çocuk konusundaki yerleşik zihniyetin birbirine taban tabana zıt iki ezberi var: Birincisi küçük çocuğu zihinsiz ve belleksiz bir varlık gibi gören ezber (“çocuktur, anlamaz”); ikincisi ise aynı varlığı, cinsel konularda doğuştan bilgiliymiş gibi gören ezber, tıpkı yukarıdaki genç anne ile küçük kızı örneğindeki gibi. Bu ikili zıtlık her gün, her an, binlerce kez, durmadan yaşantılanıyor: Çocuğu eşyayla ve -sevilme derecesine göre- kuzu, koyun, keçi ya da eşekle özdeşleştirebilen köy kültüründen tutun, çocuğun yanında, oyuna dalmıştır diye, ona ağır gelecek bin bir şey konuşmakta sakınca görmeyen kentli büyüklere, ve her tür istismarın rasyonalize edilmesine kadar. Zıt etkilerden serseme dönmemek için ya kurnazlaşıyor, ya da parçalanmış bir ruhla büyüyor çocuk. Hangi parçasının ayakta kalacağı belli olmadan. “Çocuktur anlamaz” zihniyeti tarafından maruz bırakıldığı söz ya da davranışları, bütünüyle kendine özgü biçimlerde olmak üzere, ‘anlıyor’ aslında çocuk. ‘Anladık’larından hem olur olmaz sonuçlar çıkarıyor, hem de ‘anladığı’ için suçluluk duyuyor. Bin bir uyumsuzluk içinde çırpınarak büyüyor. Çoğu kez ömür boyu kurtulamadığı bir etkilenimle. Ve aynı etkilenimleri arkadan gelen çocuklara da yansıtarak. Eğitsel alanda cinsellik hanesi hâlâ bu kadar boş bırakılmasa, tecavüz ve diğer ruhsal ve fiziksel şiddet türleriyle ilintili sorunlar birazcık da olsa aydınlanmaz mı? Cinsellik tabusundan ve yukarıdaki zıtlıktan paçasını bütünüyle kurtarabilmiş bir tek toplum yok. Bir yandan ticari-pornografik yanıyla kışkırtılırken diğer yandan hiç yok sayılıyor cinsellik. Her kademeden ve meslekten ‘erişkin’ler olarak aczimizi kabul etmenin zamanı gelmedi mi? Çocuk daha ilk adımlarını atarken bir yolu bulunup devreye alınması gereken çok temel ilkeler: 1) Kadınlar, sahibi oluna bilen birer nesne değil, erkeklerle eşit, bağımsız kişilik sahibi bireylerdir; 2) Çocuklar özel bir korumayla sahip çıkılacak varlıklardır; 3) Cinsel ilişki bir erişkin edimidir ve karşılıklı rızaya dayalıdır. Bunların en acil eğitim ihtiyaçları arasında olduğu, son günlerin haberlerinden, ilgili makamların içler acısı tavırlarından vb bir kez daha ortaya çıktı. Biri çıkıp, benim LGBTT başlıklı yazımla ilgili yorumunda, “ Yönelimdir diye çocuklarla ilişkileri de mi normal kabul edeceğiz?” diye sorabildi örneğin. Böyle bir soruyu sorabilmeniz için, cinsel ilişkinin bir erişkin edimi olduğu, çocuklara yönelik her tür cinsel davranışın istismar sayılacağı ve bunun hiçbir istisnasının olmadığı ilkesinden bütün bütüne habersiz olmanız gerekir. Dilimizde “zorla tecavüz” gibi bir arızaya rastlanabildiğini düşünürsek, böyle habersizliklere çok da şaşmamak gerekiyor belki. “Zorla tecavüz” diyebilen bir zihin, bilinçdışında, her cinsel ilişkiyi bir tecavüz olarak görüyor demektir. Son olayların ve tartışmaların bir iyi yanı olduysa, bu konudaki hal-i pürmelali-mizin ortaya dökülmesi olmuştur. Bir kez daha: Çocuklara yönelik her tür cinsel davranış istismardır ve bunun hiçbir istisnası yoktur; çocuğun razı, hatta ısrarcı göründüğü durumlarda bile. Çünkü bu rızayı tartabilecek erginlikte değildir çocuk; tıpkı belirli yaşlarda yalnız başına yolda yürüyemediği ya da yemek yiyemediği gibi, belirli bir yaşa kadar da cinsellik konusunda karar veremez. Buna karşılık, karar vermemesi gerektiği dahil, pek çok şeyi öğrenebilir. Öğrenmesine nasıl yardımcı olunacağının yolunu yordamını bulmak eğitbilimcilerin işi. Biz diğer erişkinlere de, kendi kendimizi eğitmek düşüyor. |
| • 1 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
11.20.2008 - Çocuk Hakları için! |
Davet 20 Kasım Çocuk Hakları Günü'de Ankara'da Sokaktayız... Siz de Katılın! " Çocuklar, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve diğer anlaşmalarla korunmuş tüm hakların yanı sıra Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi başta olmak üzere birçok ek hakka sahiptir. Bu haklara göre hükümetler çocukların ekonomik, sosyal ve kültürel haklarının yanı sıra onların medeni ve siyasi haklarını da korumakla yükümlüdür". 20 Kasım Çocuk Hakları Günün'de, Ankara Çocuk Hakları Platformu, basın açıklaması yaparak "Çocuk Hakları Bulmacasının ve Yanıtlarının" yer aldığı broşürleri sokakta dağıtacak. Katılımınız bizlere güç verecektir. Saygılarımızla Tarih: 20 Kaısm 2008 Saat: 12.00 Yer: İnsan Hakları Anıtı Önü- Yüksel Caddesi İletişim: 0 536 687 29 89 - 0 533 322 56 71 Ankara Çocuk Hakları Platformu: Ankara Barosu Çocuk Hakları Kurulu, Çocuk İstismarını ve İhmalini Önleme Derneği, Gündem Çocuk: Çocuk Haklarını Tanıtma, Yaygınlaştırma, Uygulama ve Uygulamaları İzleme Derneği, Özgürlüğünden Yoksun Gençlerle Dayanışma Derneği (ÖZ-GE DER) , Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği Genel Merkezi (SHUD) , Türkiye Çocuklara Yeniden Özgürlük Vakfı Ank. Şb (TÇYÖV), Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi (UAÖ) , Uluslararası Çocuk Merkezi (ICC) |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
11.5.2008 - Bilgi Şafak DUGAN (Hıdıroğlu) - İşin içinden birlikte çıkalım! |
İşin içinden birlikte çıkalım!
Dünyanın çivisi çıkmıştı çoktan biliyoruz.. Ülkenin de çıkmıştı.. Bunu da biliyoruz.. Bu umutsuzluk denizinden hep birlikte çıkabileceksek çıkacağız yoksa daha derine daha.. dahhhaaa.. dibeee.. Aynı olay/kavram karşısında farklı düşüncelere/yaklaşımlara saygı duymak ; farklı düşüncelerin de yaşamasına izin vermek; yok etmeyi düşünmemek bir anlamda DEMOKRASİNİN tanımı oluyor.. Ama iyiden-doğrudan-ezilenden-mağdurdan-insandan yana olmayan bir yaklaşımı alkışlamamak da gerekiyor… Sessizlik bazen alkışlamak anlamına geliyor… Bozalım sessizliğimizi.. Kürt halkının bir sıkıntısı var…yılların getirdiği ezilmişliği-istekleri-talepleri var.. biz tüm bunları algılamadan/anlamadan kolaycı-faşist bir tutumla “bunlar PKK’lı , Öcalan’ın kuklaları, vatanı bölmek istiyorlar” diyip nasıl çıkabiliriz işin içinden?.. Ben çıkamam.. çıkamıyorum.. Cinsel tercihinden dolayı dışlanan, aşağılanan, sömürülen insanlara reva görülen “bu da hak ediyor..malın gözü..” yaklaşımıyla ne elde edilebilir.. bunun bir hastalık olmadığı, içsel bir tercih , yadsınamaz bir edim olduğunu anlamıyorsak ; homofobiksek nasıl çıkacağız işin içinden… Ben çıkamam.. Küçücük kızlara işkenceler, tecavüzler bu kadarcık yadırganıyor, tecavüzcüler, tazcizciler elini kolunu sallayarak ortada geziyorsa ; sırıtkan bir cesaretle ekranlara çıkıp gözümüzün içine bakıyorlarsa, üstelik yandaş da buluyorlarsa nasıl çıkılacak işin içinden? Ben çıkamam.. Karakolda, cezaevinde DEVLET güvencesinde olması gereken zanlı veya suçluya alenen işkence yapılıyor ve ne garip bir türlü ispatlanamıyor, davalık devlet görevlileri bir şekilde korunuyor ; böylelikle devletin namusu korundu sanılıyorsa nasıl çıkılır bu işin içinden? Ben çıkamıyorum.. Başbakan çıkıp “Eğer siz vatandaşın mağazasının camlarını indirirseniz, vatandaşın hayatına kast ederseniz hayatına kast ettiğiniz vatandaş kalkıp da eğer elinde böyle bir tedbiri böyle bir imkanı varsa, o da kendini savunma yoluna gidecektir” diyebiliyorsa.. nasıl çıkılır bu işin içinden… Ben çıkamıyorum.. Doğalgaz yılda %82 zam görüyorsa nasıl çıkılır bu işin içinden? Her hangi bir kavram insan canından –mutluluğundan – geleceğinden daha önemli tutulur ve uğruna binlerce insan öldürülürse nasıl çıkılır bu işin içinden? Ben çıkamıyorum… Atatürkten bir tanrı yaratmaya çalıştıkça , dincilere-yobazlara karşı tek kurtuluş olarak gördükçe.. diyalektik bir yaklaşım uygulayamayacak kadar körleşildikçe nasıl çıkılır işin içinden? Ben çıkamıyorum.. Dertleri din-inanç vs olmayan , çıkarlarının peşinde olan bir kitle ülkenin gördüğü en dini bütün ekip olarak algılanırsa , muhalefet oyunlarını ortaya çıkarmak yerine kör dövüşüne girerse nasıl çıkılır bu işin içinden.. Ben çıkamıyorum.. Biliyorum benden başka da çıkamayanlar var işin içinden.. Direnelim… Doğrunun yanında olalım.. Elimizden ne geliyorsa yapmaktan geri durmayalım.. Bilgi Şafak DUGAN (Hıdıroğlu) |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
10.23.2008 - Wolfgang Borchert (Celal Üster Çevirisi ile)- HAYIR DE! |
SONRA YAPILACAK TEK ŞEY VAR
Sen. Makinenin başındaki adam, atölyedeki adam. Yarın sana su boruları ve yemek kapları yapmayı bırakıp miğferler ve mitralyözler yapmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de! Sen. Tezgâhı ardındaki kız ve büroda çalışan kız. Yarın sana el bombalarını doldurmanı ve keskin nişancı tüfeklerine dürbün takmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de! Sen. Fabrika sahibi. Yarın sana talk pudrası ve kakao yerine barut satmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de! Sen. Laboratuardaki araştırmacı. Yarın sana eski yaşamı yok edecek yeni bir ölüm keşfetmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de! Sen. Odasındaki şair. Yarın sana aşk şarkılarını bir yana bırakıp nefret şarkıları söylemeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de! Sen. Hastasının başındaki hekim. Yarın sana cepheye gönderilecekler için sağlam raporu yazmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de! Sen. Kürsüdeki rahip. Yarın sana cinayeti kutsamanı ve savaşa övgüler yağdırmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de! Sen. Gemideki kaptan. Yarın sana buğday taşımayı bırakıp tank ve top taşımanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de! Sen. Havaalanındaki pilot. Yarın sana kentlerin tepesine yakıp yok eden bombalar yağdırmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de! Sen. Dikiş masası başındaki terzi. Yarın sana asker üniformaları dikmeye başlamanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de! Sen. Cübbesinin içindeki yargıç. Yarın sana askeri mahkemeye gitmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de! Sen. Tren istasyonundaki. Yarın sana cephane ve asker taşıyan trenlerin kalkması için sinyal vermeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de! Sen. Köydeki. Sen. Kentteki. Yarın askere alma belgeleriyle kapına dikilirlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de! Sen. Normandiya’daki ana, Ukrayna’daki ana, sen San Fransisco’daki ve Londra’daki ana. Sen Hoang Ho ve Missisippi kıyılarındaki ana. Sen, Nepal’deki ve Hamburg’daki, Kahire’deki ve Oslo’daki ana; yeryüzünün dört bir yanındaki analar, dünyanın tüm anaları, yarın size askeri hastanelerde hemşirelik yapacak, yeni savaşlarda savaşacak çocuklar doğurmanızı emrederlerse, yapacağınız bir tek şey var: HAYIR deyin!.. Analar, HAYIR deyin! Çünkü hayır demezseniz analar, eğer hayır demezseniz, işte o zaman, Pus çökmüş, gürültülü liman kentlerinde iniltiler çıkaran koca gemiler suskunluğa bürünecekler ve su almış dev mamut kadavraları gibi, rıhtımların yosun ve midye bağlamış, ölgün, ıssız duvarları önünde miskin miskin yalpalayacaklar; daha önce ışıltılar saçan o görkemli gövdelerden, bir balık mezarlığı gibi, çürük, sayrı, ölü kokular yayılacak... Tramvaylar, iç karartıcı, aynalı kuş kafesleri gibi eğrilip bükülecekler ve bombaların açtığı çukurlarla kaplı, yitik sokaklardaki damları delik deşik barakaların ardında, teller ve rayların şaşkın çelik iskeletlerinin yanı başında, patlamış taç yaprakları gibi öylece uzanacaklar... Çamur rengi, ağır, kurşun gibi bir sessizlik ortalıkta kol gezecek; tüm oburluğuyla büyüyerek, okullara, üniversitelere, tiyatrolara, spor alanlarına, çocuk bahçelerine ürkünç, açgözlü ve önlenemez bir biçimde çöreklenecek... Bunların hepsi olacak... Altın sarısı, sulu üzümler bakımsız yamaçlarda çürüyecek, pirinçler kıraç topraklarda kuruyacak, patatesler sürülmüş tarlalarda donacak, ölü sığırların kaskatı kesilmiş bacakları ters çevrilmiş süt sağma tabureleri gibi göğe dikilecek.... Enstitülerde, büyük hekimlerin dahice buluşları çürüyüp küf tutacak.... Son un çuvalları, son çilek reçeli kavanozları, balkabakları ve vişne suları mutfaklarda, odalarda, kilerlerde, soğuk hava depolarında ve ambarlarda bozulup heba olacak; devrilmiş masaların altındaki, paramparça tabaklardaki ekmek küf bağlayacak, erimiş tereyağlar arap sabunu gibi kokacak; tarlalardaki ekinler, paslanmış sabanların yanı başında bozguna uğramış bir ordu gibi boyunlarını bükecekler; fabrikaların çimenle örtülü tüten bacaları un ufak olacak.... Sonra, deşilmiş bağırsakları ve zehirlenmiş ciğerleriyle son insan, ışıldayan güneşin ve yanıp sönen takımyıldızların altında bir başına dolanıp duracak; bir deri bir kemik kalmış, çılgına dönmüş son insan uçsuz bucaksız mezarlar, dev beton blokların soğuk putları ve ıssız kentler arasında yalnız başına bir küfür gibi dolanırken şu korkunç soruyu soracak: NEDEN? Ve bu soru bozkırlarda hiç duyulmadan yitip gidecek,yıkıntılar arasında sürüklenip kiliselerin molozları arasında yok olacak, girilmez yer altı sığınaklarına çarpıp parçalanacak. Son hayvan-insanın son hayvansı çığlığı hiç duyulmadan, hiç yanıtlanmadan kan göllerinde boğulacak.... Bunların hepsi olacak, yarın, belki bu gece, eğer... eğer... eğer... HAYIR demezseniz! Wolfgang Borchert (Celal Üster Çevirisi ile)- HAYIR DE!
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
10.22.2008 - Fikirdaşlarım - Yıldırım Türker 24 |
Asker yanı boş mu? YILDIRIM TÜRKER
TÜRKİYE / 20/10/2008 Bu memleketin siyasi tarihindeki en büyük dalgalanmalar, asker yanı tutma konusundaki itiş kakıştan ibarettir. Kısa bir süreliğine de olsa kendini askerin hedefinde bulan siyasi hareketler, kalıcı olmak, postunu kaptırmamak için askerle barışmanın, askeri yanına almanın koşullarını arayarak icra ederler, siyaset sanatını. AKP’nin ampulünün altında yeni bir şey aramaya adanmış liberal ruhlar, şimdi muazzep. Çünkü Şemdinli’nin askerin sır kasasına teslimiyle hızlanan süreç çoktan tamamlanmıştır. Kasımpaşalı Tayyip Destanı mutlu sona ermiştir. Recep Tayyip Erdoğan’ın engellenemeyen yükselişi, farklı çevrelerde farklı tercümelerle izlendi. Sözgelimi, yükselişi karşısında çaresiz kalan neo-liberal ‘kanaat liderleri’nin aceleye getirdikleri ‘Kasımpaşa Oratoryosu’nda Delikanlı bu alanda alışık olmadığımız, enikonu şehvetli bir dille kutsanıyordu. Bir omzunun raconunca ‘hafif aşağı kaymış’ olması, Roosevelt Salonu’na aynı bıçkın edayla girmesi ve kendisini bir ay gibi kısa bir zaman içinde ‘seçkinler kulübüne kabul ettirmesi’ üstüne kurulan romans, en ufak bir mizah kırıntısı içermediği gibi maçoluğun dayanılmaz cazibesine boyun eğiş tadında bir cinsellik alıştırmasından izler taşıyordu. Onca küçük görülen adam, en kostak yürüyüşüyle iktidara yanaşırken bir acele Kasımpaşalılığın erdemleri keşfedildi. Yoksul taraftarlarının onda göregeldiği yakışık, apansız güçlü çıkar çevrelerine de aşikâr oldu. O da bunun tadını çıkarıyordu hani. Bu imge, bu eda ‘Şimdilik idare eder’ diyordu besbelli. “Lider olunmaz, lider doğulur” buyurmuştu ya. Aynı yola baş koymuş hırsı kavi, genleri namüsait lider adayı iktidar süprüntüleri tarafından hırpalandıkça, haksızlığa uğradıkça iyice keskinleşmiş, şahin edalı bir bakış. Kendine sonsuz güvenen bir savaşçının her an her şeye meydan okuyan bakışları. Kendine soru yöneltme cüretini gösteren hadsizlere lisenin alikıranbaşkeseni edasıyla itişerek kısa cevaplar vermeler. Her an herkes tarafından sorgulanıyorum paranoyasıyla ilmek ilmek örülmüş bir kendini savunma nadanlığı. Sendikalara, “Sokağa dökülürseniz dökülün kardeşim” diyordu. Bazı holdinglere para kaptıran vatandaşlara, “Bize mi sordunuz? Kaptırmasaydınız” ı yapıştırıyor, Erzurum’da iş tisteyen işsize, “Devlet, iş dağıtma yeri değil. burada Başbakan konuşuyor, biraz saygılı ol” diyor, hızını alamayıp, “İşte devlet böyle battı”yı da ekliyordu. Fındık taban fiyatının yükseltilmesini isteyen üreticiye “Hazırlopçu” diyor, oturduğu bölgede su bulunmamasından yakınan vatandaşa, “Siz de her şeyi bedava istiyorsunuz” cevabını veriyordu. Toplu konut atağından söz ederken, ‘Paramız yok, nasıl alalım?’ diyen vatandaşa “Yastık altında çok vardır. Sende olmasa bile başkalarında vardır” diyordu. Bingöl depremzedelerinin gösterisini masum bulmuyor, provokatörlerin işi diyor, protestocu bir genç kızı, kendi siciline bakmadan, ‘sicili lekeli’ ilan ediyordu. O, hata yapmayan adamdı. Siciline gelince, şiirden hüküm giymişti. Başına iş açan kusturucu manzumenin şiirle alakası tartışmalı olsa da bu, böyleydi. Rakiplerinin gözü kara zulmü, Recep tayyip Erdoğan’dan olmadığı bir yiğit yaratmıştı işte. Keşanlı Ali Destanı gibi onun hikâyesi de bir gün Kasımpaşalı Tayyip Destanı diye yazılabilir pekâlâ. Şemdinli’yi hatırlamanın tam zamanı değil mi? Savunma Bakanı’nı ortalara salmaz iken Genelkurmay Başkanı’nın medyaya azarını hazmetmek ne kelime, şeddelendiren Başbakan, kimilerini şaşırttı. Şaşırmaya ne hacet? Şemdinli olayları üstüne hukuk anlayışını aşikâr eden bir demeç vermişti. “Oradaki (Şemdinli’deki) vatandaştan tanık olarak istifade edemezsiniz. Çünkü her an tehdit altında. Orada bölücü örgütün istemediği bir şey söylerse yanmıştır.” Kimi mucizelere inananlar bu sözler üstüne kıyamet kopacağını, bu kan dondurucu ayrımcılık dersinin hayatın her alanından yükselen tepkilerle karşılanacağını ummuştu. Oysa büyük ihtimal, bu ‘mantık yürütmesine’ halkının da hatırı sayılır bir kısmının aklı yatmıştı. Çünkü Erdoğan, savaş hali terimleriyle düşünmeye, o terimlerin dayattığı ruh haliyle korunmaya alıştırılmış bir halkın karşısında konuştuğunu biliyordu. Tabii ya, düşmanın sözüne güvenip, ona göre hareket edecek değiliz. Ne var bunda anlamayacak? Başbakan açıkça savaşın taraflarını belirlemiş, halkı ortasından ikiye bölmüş, askeriyenin onyıllardır sorgusuz sualsiz peşine takıldığı savaş mantığını taçlandırmıştı. Başbakanın incilerini saçmasının üstünden birkaç gün geçmişti ki halk tarafından suçüstü yaka paça yakalanan astsubayların avukatları konuştu. Askerlerin avukatlığını emekli yarbay Mehmet Göçmen ile birlikte yürüten Vedat Gülşen, astsubayların tutuklanmasını gerektirecek hiçbir vaka görmediklerini belirtti. “Tanık beyanları tek başına ceza tayininde delil olamaz” dedi. Zarar verilmek istenen Jandarma İstihbarat Timi’ymiş. “Kurum yıpratılmak istenmektedir. Kimin işine yaradığını da hep birlikte göreceğiz. Burada tüm milliyetçilere, devletine bağlı insanlara sesleniyorum. Oyuna gelmeyelim, bunlara (astsubaylara ve onlar gibilere) sahip çıkalım.” Kahraman avukat sonunda baklayı ağzından çıkarıyordu: “Müvekkillerim lehine bilgi verecek, beyanda bulunacak tanık bulamıyoruz. Bölgedeki vatandaş tepki ve baskılardan korkarak lehimize tanıklık etmiyor. Ancak aleyhimize tanıklık en, beyan veren birçok insan ortaya çıkabiliyor. Devlet aleyhinde tanıklık yapılması için vatandaşlara baskı var.” Koskoca başbakan dediklerine kefildi oysa. Vedat Gülşen, aynı zamanda, o müvekkilleri aleyhinde tanıklık eden, onların arabasında silahları, bombaları, krokileri, ölüm listelerini bulan halkın da yanına bırakmamaya kararlıydı: “Ayrıca olayın meydana geldiği gün astsubaylara saldıran, devlete ait araca zarar veren, (burada bir arazözden değil, bomba ve silah yüklü suikast aracından söz ediliyor) aracın üzerine çıkıp kızılderili dansı yapanlar hakkında delil topluyoruz ve bunlar hakkında dava açılabilmesi için gerekli yerlere başvurumuzu yapacağız.” O gün orada had hudud bilmez Kızılderililer kendilerine ateş açan, komşularının dükkanına bomba atan kovboyun atının üstünde tepinirlermiş meğer. Kısacası, AKP’nin demokratlıkla ilişkisini Şemdinli’de görmüştük. Şemdinli iddianamesini hazırlayan savcının yalnızlık, itibarsızlık, işsizlik cehennemine postalanmasına, Şemdinli davasının şimdi geldiği noktaya gelip örtbas edilmesine göz yumduğunda, ikide bir ‘faili meçhul’ bombaların hedefinde yaşayan halkın şahitliğini geçersiz ilan ettiğinde. Hemen akabinde, pişkinlik bu ya, partinin kapatılma davası sırasında demokrasi malûl gazisi pozunda, ‘boynubükük, gözü tok’ müsameresine alkış istiyordu. Olan oldu. Başbakan kendisine ‘paşasının başbakanı’ diye seslenen Taraf gazetesine, “Ben TC.’nin Başbakanıyım. Siz kimin medyasısınız?” diye sordu. Bunun üstüne kimi medya mensubu ‘asker yanı’ yolcuları; ‘PKK’yı da suçlamalı canım, askeri yıpratmak isteyenler ile askeri kendi iyiliği için eleştirenleri ayırt edin paşam’cıları ortalığa döküldü. Taraf’ın tarafında görünmek şu aralar tehlikeli ya. Meslek dayanışmasından iter atarsın. Şimdiye dek satmış olduğun ilk meslektaşların olmaz nasılsa. Bir de değinmeden geçemeyeceğim. Erdoğan’ın çıkıp paşa paşa söyledikleriyle birlikte kimileri için top atılmış oluyor. Allah kabul etsin. Genç ve sivil olmanın şartını AKP’yi desteklemekte görenler için iftar vaktidir. |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
|
B. ŞaFAk dUgaN
Tüm insanların EŞİT olduğu, özgürlüklerin yokedilmediği, düşüncenin ve üretmenin yasaklanmadığı, FARKLI olana önyargıyla yaklaşılmayan, her tür ayrımcılığın ortadan kalktığı , sevgi ve barış dolu bir yaşamı kurmak hepimizin elinde....
Tüm insanların EŞİT olduğu, özgürlüklerin yokedilmediği, düşüncenin ve üretmenin yasaklanmadığı, FARKLI olana önyargıyla yaklaşılmayan, her tür ayrımcılığın ortadan kalktığı , sevgi ve barış dolu bir yaşamı kurmak hepimizin elinde....
...................................
...................................
...................................
HRANT'I UnuTMaDIk!
• İzleyin

..............
...................................
|