SöZüN TüKEndiĞi YaMaç ...

3.16.2009 - Fikirdaşlarım - Yıldırım Türker 26
Utanıyorum ben:
Yıldırım Türker'in yazısını okuduktan sonra yine içime sızı düştü.. biz nasıl insanlarız.. insanlıktan çıkmış .. adına yaşamak denirse yaşıyoruz.. omuzlarımızda nice utançların yükü..


Kendi Çocuklarınızdan Utanın!

16.03.2009
Yıldırım Türker

Çocuk bayramlarında büyük taklidi yapmak zorunda bırakılan çocukların ülkesi.
Bir an evvel büyüsünler, saflara katılsınlar, sürüden sayılsınlar diye bin bir işkenceden geçen bebeklere emanet edilmiş Cumhuriyet.
Dayakla, soğukla, açlıkla, yoksunlukla büyüyen çocukların tuttuğu gelecek aynasında görünen nedir?
Başbakan, ikide bir kaptığı çocuklarla poz veren, çocuk sever lider kisvesi altında meydanlarda oy meddahlığına soyunmuş. Biz zatıalilerinin ‘çocuk, kadın demeyeceğiz’ tehditlerini iyi hatırlarız.
Şimdi yüzlerce çocuk hapisanelerde, terör örgütü militanı olarak yargılanıp hüküm giyiyor.
Bunun ardında, 2006’da Terörle Mücadele Kanunu’nda (TMK) yapılan değişiklik yatıyor. TMK’de Haziran 2006’da yapılan değişiklikler sırasında, 15 yaşından büyük çocuklara yönelik kanun kapsamına giren suçlarla ilgili davaların da bu mahkemelerde görüleceği hükmü eklendi. Yine TMK’nin 13. maddesinde yapılan değişiklikle, 15 yaşından büyük çocuklar için “hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilemez; verilen hapis cezası seçenek yaptırımlara çevrilemez ve ertelenemez” hale geldi. Böylece TMK ve CMK 15 yaşından büyük çocukları ‘çocuk’ olarak kabul etmezken, onların da yetişkinlerle aynı hükümler çerçevesinde yargılanmasının ve cezalandırılmasının önünü açtı.
 O günden bu yana farklı illerde eylemlere katıldıkları iddiasıyla yüzlerce çocuk hakkında ‘örgüt üyeliği’ suçlamasıyla davalar açıldı.
Bu yıl da 15 Şubat öncesi sonrasında PKK lideri Abdullah Öcalan’la ilgili gösterilerde 100’den fazla çocuk gözaltına alındı. TMY ve TCK’deki terör suçlarından 2006 ve 2007’de 1 572 çocuk hakkında dava açıldı; 92’si Diyarbakır’da 174 çocuk mahkûm oldu.
Burada bir soluk alıp size Azad bebeği hatırlatmak istiyorum.
 Biz onu çoktan unutmuştuk. O, vahşetlerden bir vahşet olarak solup gitmişti, belleğimizin gerçekle kurgu arasındaki o alacakaranlık bölgesinde. Okumuş olduğumuz abartılı bir sosyal gerçekçi öykü müydü; film desen bu kadarı olmaz.
Yok, hani eski hamasi filmlerimizden; ‘gavur askeri Türk köyünü işgal eder’ sahnelerinden biri olabilirdi pekâlâ. 
İlk olarak 1998 yılının nisan ayında tanışmıştık A. ile. Gözaltında anasıyla birlikte işkenceye maruz kaldığında 1,5 (bir buçuk) yaşındaydı. Annesi E.T. ile birlikte 96 Aralık ayında gözaltına alınmış, Terörle Mücadele Şubesi’nde 11 gün kalmıştı. ‘Örgüt üyeliği ve örgüte taban kazandırmak’ suçlarından idamla yargılandığı davada anası Türkçe bilmediği için Kürtçe tercüman aracılığıyla orada başlarına geleni anlatmıştı. Oğlunun elinde sigara söndürüldüğünü, tekmelendiğini, kendisiyle birlikte cinsel tacize uğradığını iddia ediyordu. İstanbul Tabip Odası, A.T.’yi muayene etmiş, işkence belgelenmişti. “Sinirlilik, polis gördüğünde ağlama, uykusundan korkarak uyanma, idrar ve dışkı kontrolünü kaybetme, yanında sigara içildiğinde ağlama ve ortamı terk etmek isteme” bulgularının yanı sıra raporda yazan şuydu: “Sol eldeki izlerin çocuğun elinde uygulandığı iddia edilen sigara söndürme eylemiyle uyumlu olduğu, çocuğun sıkıntı bozukluğu da dahil tespit edilen ruhsal bozukluk halinin işkenceden sonra meydana gelmesi tıbbi bilgi ve mantığa uygundur”. Azad bebek, ‘polisler cız yaptı’ diyordu.
 Sonuçta işkence yaptığı iddia edilen polislere dava açılmadı!
 A.T., gördüğü işkenceden 2,5 ay sonra yuvaya gönderilmiş ve orada hiç konuşmamıştı. Daha sonra da sinirli, huzursuz bir çocuk oldu. Bazen cezaevinde anasıyla kalıyordu. Kekeliyor, sürekli ağlıyordu. İstanbul’da teyzesiyle kalan A.T., psikolojik tedavi gördü. Biraz toparlandı. Ama anasına hasretti. Nüfus cüzdanı olmadığı için okula kaydı çok güç oldu. Anasına mektup yazabilmek için okuma yazmayı bir çırpıda öğrendi. Ne var ki okulda arkadaşları ona ‘annesi katil’ diye sesleniyor, canını yakıyorlardı. Öğretmeninin ilgisiyle ayakta durabildi, kekemeliğinden kurtuldu. Ama uzun süre anasını ziyarete gidemedi. Çünkü ne anasının ne de kendisinin nüfus cüzdanı vardı. Onlar kayda düşmemiş canları bu memleketin.
Henüz bir buçuk yaşındayken tekmelenen, yumuk elleri sigarayla dağlanan o Kürt çocuğu şimdi 12 yaşında. Nasıl bir dünya algısına sahiptir dersiniz?  Geleceği üzerine nasıl hayaller büyütüyordur?
90 sonrası olağanüstü yoğunlukta göç alan  Diyarbakır’ın sokaklarında, köylerinden koparılmış 10 bini aşkın yoksul çocuk üç beş kuruş para kazanıp evine ekmek götürebilmek için gece gündüz dolaşıyor. Onlar, kavruk savaş artıkları. Hiçbir zaferin, hiçbir barışın gölgesi düşmemiş üstlerine. Çöp karıştırıyor ve hayal kuruyorlar. Dünyanın bütün kıyılarındaki bütün savaşların sonunda şehirlerin, metropollerin hiçbir şey olmamış gibi ayakta duran vitrinlerinin hemen berisinde çöp karıştırıp hayal kuran çocuklar olmuştur. Üstelik savaş sürüyor, kan dinmek bilmiyor.
Anaları, babaları ile birlikte işkenceye alınmış, bebektir-çocuktur demeden ağır dayaklarla, sonsuz aşağılamalarla tımar edilmiş o çocuklar, Kürt oldukları için, savaşın tarafı ilan edildiler. Polislere taş atan çocuklar derdest edilip zindanlara yerleştiriliyor.
Kürt sorununu böyle çözebileceğine inanıyor hâlâ askeriyle siviliyle muktedir zevat.
Çocuklardan 20 yıl hapis cezasıyla yargılananlar var.
Birkaç yıl önce Diyarbakır’da sokaklarda gördüğümüz kâğıt mendil satan, ayakkabı boyayan çocukların fotografları ve yazdıklarından oluşan bir kitap yayımlanmıştı: ‘Düşler ve Sokaklar’ adında. Oradaki çocuklardan birinin yazdıklarını hiç unutmuyorum.
9 yaşındaki 3. sınıf öğrencisi, ayakkabı boyacısı A.G.’nin yazdıklarını. Onun yorgunluğu, hayatımızın cehennemini resmediyordu: “Ben cennete gitmek istiyorum. Orada kuşlar, kelebekler, güzel renkli çiçekler mis gibi kokuyor. Orada elma, portakal, muz, kivi, her türlü meyve yemek istiyorum. Benim bisikletim olmasını istiyorum. Güzel masallar okumak isterim....ve boyacılık işini artık hiç yapmak istemiyorum. Oturup dinlenmek istiyorum. Orada güzelcene yatıp uyumak istiyorum. Kitaplar okumak istiyorum. Okulumu bitirirsem doktor olmak istiyorum. Hastaları iyi yapmak istiyorum. Dışarıda kar yağıyor üşüyorum”
A.G., belki şimdi hapistedir. En azından boyacılıktan kurtulmuş, değil mi?
Yegâne umudunu cennete havale etmiş olan çocukların diyarında yaşamaktan mutlu musunuz, ey sevgili vatandaş, gururlu Türk?
Kürt çocuklarının çocuklukları resmi kabul görmüyor.
Onlara savaş esiri muamelesi daha uygun. Guantanamo’da olduğu gibi. Irak’ta olduğu gibi.
Taş attıkları için, slogan bağırdıkları için devletin şefkatli kollarında, hapisanelerde büyümeleri sağlanacak. Yıllar sonra çıktıklarında ıslah olmuş, devlete millete yararlı birer birey olacaklardır mutlaka.
Çocuk hakları konusunda umursamaz; suça yöneltilen çocukları özgürlüğünden mahrum bırakma dışında bir çare düşünemeyen Otoritenin bendeleri olarak utanmıyor musunuz?
Çocuklarınızın başını nasıl okşuyor, enselerini nasıl kokluyorsunuz?
Kendi çocuklarınızdan da mı utanmıyorsunuz?
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

1.27.2009 - Fikirdaşlarım - Yıldırım Türker 25

Bir kahramanın çiğnenen onuru

 25/01/2009
YILDIRIM TÜRKER

Her intihar vurucu bir mesajı beraberinde taşır. Bu mesajın paylaşılabilir olması, bir insanlık durumuna karşılık olup açık seçik bir reddi sahneliyor olması o intiharı yazılı bir söz kadar unutulmaz, kalıcı kılar

Yargısız infaz tamlaması, bu kez infazcılar ve yakınları tarafından öfkeli bir hıçkırık, kıymeti bilinmemiş bir vatanseverin gururlu sitemi olarak kullanılıyor nicedir.   Bu tarih aralığını burada, bu topraklarda yaşamış olanlar da karmaşık duygular içinde bir kez daha izleyici konumuna davet ediliyor.
Varlığı bile itiraf edilmemiş JİTEM’in Diyarbakır Grup Komutanlığı’nı sayısı belirsiz cinayetin sorumlusu olarak ifa etmiş bir gazi kahramanın; emekli albay Abdülkerim Kırca’nın intiharının günahı basının üstüne yıkılıyor. Basın, yargısız infazcı, Ergenekon davası da linç operatörü ilan ediliyor.
“Bir Türk Kahramanının Çiğnenen Onuru” piyesi, aceleye getirilmiş bir metin, berbat bir dramaturjiyle sahneleniyor. Kırca’nın tekerlekli sandalyesi; yuttuğu kim bilir kaçıncı bastondan sonra zorlukla eğilip ona ‘Türk övünç’ madalyası takan sabık Cumhurbaşkanı Sezer’in tuhaf pozuyla birlikte ruhumuzun telini titretmeye yönelik bir fotograf işte.
Vatanını korurken genç yaşında felç kalmış aslan gibi albayın onur intiharı.
Her intihar vurucu bir mesajı beraberinde taşır. Bu mesajın paylaşılabilir olması, bir insanlık durumuna karşılık olup açık seçik bir reddi sahneliyor olması o intiharı yazılı bir söz kadar unutulmaz, kalıcı kılar. Kendi hayatının sınırlarından taşıp dünyayı redde yönelik bir söz taşıyan intiharlar birer manifestodur.
Sözgelimi Mayakovski, ardında “Hükümet Yoldaş” diye başlayan bir mektup bırakıp kendi canını aldığında artık sosyalizm rüyasını taşıyamaz hale gelmişti. Onunki bir rüyanın intiharıydı.
Stefan Zweig faşizmin Avrupa’yı işgaline tanıklık etmiş, önce İngiltere, sonra Brezilya’ya kaçmakla kurtulmayacağını hissetmiş 1942’de Brezilya’da intihar etmişti. Onun intiharı faşizmin önlenebilir yükselişine karşı bir uyarıydı. Arthur Koestler, ömrü boyunca insanlığın özgürlük ülküsü uğruna savaşmış bin bir yıkımdan geçmiş, 77 yaşında karısıyla birlikte intihar etmişti. Onunki, özgürlük umudunun intiharıydı.
Abdülkerim Kırca’nın intiharı da uğruna vücudunun yarısını vermiş olduğu vatanın milleti tarafından kıymeti bilinmeyince hayatını alıp kafamıza fırlatmış bir yiğidin sözünü taşısın diye o cenazede TSK, tekmil içtimada idi.
Cenaze törenini izleyenler, bir milli kahramanın suçlu ilan edilmesine karşı isyanını haykıran eşinin yakıcı içtenliğine ve Tuncer Kılınç’ın coşkuyla alkışlanmasına tanık oldular.
Anladık. Türk ordusu, Abdülkerim Kırca’nın onuruna, askerliğine kefildir.
Bize yazılan intihar hikâyesi, şerefli ve tenezzülsüz bir insanın haksızlığa karşı isyanıydı.
Nitekim, sesi mana pınarı kimi sunucuların haberlerde, müntehirin kendisiyle son konuşana anlattıklarını aktarma biçimi adeta bütün toplumun vicdanına lanet okuyordu.
Emekli albay Kırca, ‘artık teröristler kadar kıymetimiz yok’ diyesiymiş. Çok küskünmüş. Bedbinliğe kapılmış.
Yakınları da yakın kafada gazeteciler de açıkca dile getiriyor. Bir PKK itirafçısının sözüyle yargısız infaza kurban gitmiş gazi albayımız.
Öncelikle ille de hatırlatılması gereken birkaç nokta var.
Müntehir Kırca’ya yönelik bu iddialar birkaç gün önce kapımızın altından atılmadı. Daha 1998 yılında yazmış olduğu raporda Kutlu Savaş, (yani Soros sponsorluğunda bir sivil toplum örgütü değil, dönemin Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı) Kırca’nın görev başında olduğu dönem işlenen faili meçhul cinayetlerin dökümünü sunuyor, albayı da ‘planlayıcı ve yürürlüğe koyucu’ ilan ediyordu. Ama anlaşılan Kırca, henüz Türk vatanseverliğine olan inancını kaybetmemişti ki intihara teşebbüs etmedi.
Bitmedi. Abdülkadir Aygan, albayın intiharından birkaç gün önce Star gazetesinin kapısını çalıp çeşitli iftiralarda bulunmuş değil. Aygan, diğer onurlu silah arkadaşlarının yanı sıra Kırca hakkındaki tanıklıklarını 2004 yılında itiraf etmişti. Savaş’ın raporundan 6 yıl sonra. Aygan da 90’lı yıllarda PKK’ya yardım ediyor diye kaçırılan 8 kişinin sorgulanıp infaz edilmesi emrini verenin Kırca olduğunu iddia ediyordu. Bunun üstüne aralarında Kırca’nın da bulunduğu sanıklar hakkında Diyarbakır 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, 2005 yılında bir dava açıldı. Kırca’nın suçunun tanımı şuydu: “Bir suçu söyletmek için işkence yapmak, taammüden adam öldürmek ve cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak.” Sonra tabii bildiğiniz ‘görevsizlik’ kararları, Uzlaşmazlık Mahkemeleri vb.
Bu süreç boyunca Kırca devletine milletine küsmedi. Daha sonra Cumhurbaşkanı tarafından onurlandırılacaktı. Gün henüz o gün değildi.
Kısacası; kendi eliyle şehit Kırca’nın, yakın silah arkadaşları Yeşil,Veli Küçük ve Levent Ersöz ile birlikte ora’larda yazdığı kahramanlık menkıbelerini zaten biliyorduk. Sadece Abdülkadir Aygan’ın itiraflarından değil.
Arada bir resmi dil üretim merkezlerinin nümayişlerine kulaklarımızı kapatıp onlara ve diğer vatan evladı kahraman kanaat önderlerine bir soru sormak zorundayız. Kürtler, uzak doğunun balta girmemiş ormanlarında yaşayan bir kabile artığı değildir. Onların hayatlarıyla, kardeşlerinin kanlarıyla tuttukları kayıtlara ulaşmak o kadar zor mu?
Başbakan’ın Şemdinli’yi satışa çıkarırken kullanmış olduğu tenzilat ilanını hatırlayalım. Oraların insanının tanıklığının geçerli olamayacağını belirtmişti.
Halkın tanıklığına inanmadığınız takdirde, halkın gözünde nasıl inandırıcı olacaksınız?
Sizce binlerce Kürt vatandaşın, şu ya da bu nedenle ve mutlaka vatan aşkının dürtmesiyle katledilip oraya buraya, o kuyuya bu kuyuya gömülüvermiş olması av yasağı öncesine mi denk gelmekte? O yüzden mi artık o günahları deşmemek, barışın şartlarını nisyan üstüne kurmak önerisiyle geliyorsunuz kapımıza?
Bütün o faili meçhul cinayetlerin, en korkuncundan vahşet uygulamalarının yerinde, şart, vatan için kaçınılmaz olduğuna mı inanıyorsunuz? O zaman siz de itiraf edin.
Katillerin itirafçılardan daha muteber ilan edildikleri bir hayat tasavvuru, hâlâ tetiğini ensemizden uzak tutmama çabasında.
Kanmayın. İtirafçı olun da bilelim. Bu memlekette ölümlerinin hesabı sorulmayacak değersiz bir insan güruhu var, deyin. Onları temizlemeden nasıl savaş kazanılır, deyin. Hukuk devleti bu memlekete lüks, deyin. İtiraf edin. İntihardan yeğdir.
Kendilerine intihar etme fırsatı bile tanınmadan işkencelerden geçmiş, aşağılanmış, bir kırsal kuytuda topluca halledilmiş Kürtlerin infazı ardındaki yargı mercii sizi rahatsız etmiyordu, değil mi?
Ama gizlice öldürülen insanların gömülüverdiği mezarlar da mayın gibidir. Gün gelir patlar.
Yanlışlıkla vurulan, kimvurduya giden, mayınlarla havaya uçan, kolsuz-bacaksız kalan onca çoban çocuğunun ahı demek de mümkün elbet. Artık meşrebinize göre.

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

1.27.2009 - Fikirdaşlarım -Perihan Mağden 2

26 Ocak 2009'da Soner Yalçın'ın "Oradaydım"  belgeselinde Ahmet Kaya'nın Kürtçe bir şarkı söylemek istediğini dillendirmesinin ardından neredeyse linç edilmesinin görüntülerini ilk defa bu denli detaylı izledim.. birşeyler düğümlendi boğazıma.. sadece o güzel insanların başına gelenlerin üzüntüsü değil; bu denli insanlık dışı bir zulmün uygulanmasına karşı büyük bir öfke de vardı boğazımda.. gözlerimden yaşlar aktı.. nasıl -ne biçim bir ülkede yaşadığımızı içim kararak duyumsadım bininci kere taaa ciğerimde-beynimde- tüm hücrelerimde.. şimdi atılan büyükçe bir adım (TV6) içimizi serinletse de şimdiye kadar yapılanlar nasıl da görmezden gelindi hep.. saklandı.. aklandı.. yalanlandı.. yüceltildi.. faili meçhulcü generaller şeref madalyası aldı.. mümin atatürkçüler (Baskın Oran'ın ifadesiyle) bir intiharın ardından yuhaladıkları düzenin aslında tam da kendisini temsil eden bu admın ardından gözyaşı döktüler.. ya bilmiyorlardı.. ya bilmek istemiyorlardı..
ve bu faşizan ortamların tarihsel bir simgesi belki de Ahmet Kaya'nın başına gelen ..
Perihan Mağden de neredeyse tam benim gibi düşünmüş.. yazmış.. paylaşmak istedim..

Bilgi Şafak Dugan


Nerden baksan tutarsızlık/Nerden baksan ahmakça’

Sabah; sersem ve sepelek uyandım. Daha doğrusu uyanamadım. Bütün gece Ahmet Kaya’nın Öldürülüşüyle çalkalanmıştı, anlaşılan ruhum.
Pazar gecesi zıplarken kanallar arasında İbo Şov’da Hadise’yle birlikte Serdar
Ortaç’ı gördüm.
İbo Şov; nerdeyse Zoraki Yer Hareketleriyle, MilliÇapkınımız bayrağını (kendi kendine çektiği) direkten indirmeme keşliği/gayretkeşliğiyle, mütemadiyen Hadise’ye asılır gibi yapıyor.Du.
Hakiki değil! Biz onun Asena’yla vs.
ne cilveleşmelerini biliriz: hevesi kaçmış bir libido. Karşılıksızlıkta.
Ama Serdar Ortaç bitmiş tükenmiş bir halde; kendi taklidiyle, Serdar Ortaç kırıntılarıyla idare etmeye çalışıyor.Du.
BİR ZAMANLAR şarkılarını onca bize has ve feci eğlenceli/oyuncaklı/caklı bulduğum Serdar Ortaç: bitmiş bir çocukadam şimdi.
En azından: benim indimde. Bitti. Tamamiyle.
Tam Serdar Ortaç İbo Şov’da zorlar ve zorlanırken; CNN Türk’te (hayret! herhalde Taha Akyol yoksunluğu sayesinde) Ahmet Kaya Belgeseli gösterilmekte.
10 Şubat 99’daki geceyi bize hep sansürleyerek ‘sundular.’ Magazin Hanzolarımızın cümleten Ahmet Kaya’yı linç ettikleri geceyi. Hani.
Eminim, daha ellerinde, ellerde NE ‘footage’lar var. Ama bu defa Serdar
Ortaç’ın Ahmet Kaya’nın katlindeki ‘rolünü’ açık seçik izleme imkânı tanınıyor bizlere, CNN Türk ekranında.
Ahmet Kaya, yakında Kürtçe BİR ŞARKI okuyacağını ve bunun klibini çekeceğini söyleyip yürekli bir TV’cinin bunu göstereceğini ümit ettiğini söylüyor.
Ödül töreninde.
Sahnede! HEPSİ BU.
1 Kadın KörükFitne bağırıp çağırmaya başlıyor “Yürekli bir televizyoncu, BU vatan hainine cevap versin!” diye.
Sonra duvara yakın bir masaya sinmiş otururlarken dehşet ve şaşkınlık içinde
Gülten-Ahmet Kaya çifti; tam ortalık durulmuşken, Faşizan Çocuklar Sirki
olayı unutmaya yüz tutmuşken-
Serdar Ortaç sahnede meşhuuur ‘Padişah’ şarkısının sözlerini: “Bu devirde kimse sultan değil, hükümdar değil, padişah değil/Atatürk yolunda tüm Türkiye/Bu vatan bizim, ellerin değil” diye değiştirerek okumaya başlıyor.
Yaratıcı Yumurcak! Faşizan Hezeyanlarının dinmemesi için, bu yaratıcılığı fırsat biliyor Magazin Faşoları- azıp kuduruyorlar. Anında.
Çatal bıçak fırlatmalar Kaya çiftine!
Bağrış çağrış: binbir iğrençlik! Gülten Kaya’nın alnına bir çatal isabet ediyor.
Ahmet Kaya çok kötü oluyor; neye uğradığını şaşırıyor, eşinin DE maruz kaldığı bu sözel ve fiziksel Grup Tacizi karşısında.
Görüntülerde ‘sakınılıyor’; ancak Meşhuuur ZırvalamaÇapası Reha Muhtar, herkesi marş söylemeye davet ediyor. Sahnede BoruÇocuk Serdar Ortaç mikrofondan bangırdatırken, hep bir ağızdan 10. Yıl Marşı’nı söylemeye başlıyor Magazin Hanzoları.
Garsonlar bedenlerini Ahmet ve Gülten Kaya’ya siper ediyorlar. Gülten Kaya anlatıyor: Çok az sayıda kişi yardımlarına koşuyor. Diyelim: Mehmet Aslantuğ. Yatıştırmaya çalışıyor ortalığı. Yalnızca bir-iki kişi. Diğer Magazin Canavarları tek yürek, bu linci gerçekleştiriyorlar.
Sırf bu şövalyeliği yaptığı/yapabildiği için, ömrümün sonuna kadar hürmetle anacağım artık yeminle Aslantuğ’un adını. Ortaç’la Muhtar’ı hayatımın sonuna kadar Kara Birer Ruhsal Leke olarak aynen, göreceğim gibi. Gördüğüm gibi.
Sıradan Faşizmin Yağ Lekeleri.
TARAF TUTMAMIZ LÂZIM!
Sonra salondan/otelden kaçış/kaçırılış sahneleri var. Ahmet Kaya’nın ellerini kaldırıp HİÇBİR ŞEY DEMEDEN “Ben hep sizin AYNI Ahmet KAya’nızım gözüm” diyen
yüz ifadesi+beden dili var.
Bindirildiği takside yüzünde aynı şaşkın ifade var: Kötülüklerin Dağından ansızın inenler tarafından, bağından tekme tokat KOVULAN adamın ifadesi. Yüreği, toprakları için sevgiden çatlayan adamın daha o saniye başlayan acısının, sıla hasretinin ifadesi Aynen Hrant’ınki gibi.
Amma çok Bu Topraklar’ı sevdi bu iki adam. Birini öldürdük acısından,
birini öldürttük.
Bu ‘meşum’ geceden dört gün sonra Resmi Büyük Gastemiz ‘Ayıp ettin gözüm’ manşetiyle çıkıyor. Meğer 93’te Berlin’de Kürdistan toprakları haritası arkasında konsere çıkmışmış Ahmet Kaya!
Bu ‘fotoğrafı’ hiçbir zaman mahkemeye teslim etmiyor Büyük Gaste. Ne gerek var? ‘The damage is done.’
Paris’te kalbi kırıklıktan öldürdüğümüzde Ahmet Kaya’yı; kaç yaşındaymış biliyor musunuz? 43! KIRK ÜÇ yaşındaymış memleketinden bir nevi Linç Kampanyasıyla atılmış bulunan Ahmet Kaya!
Buraları sevmek bir ‘zaruret’; buralar bizi sevmese de. Bitmeyen bir ev ödevi.
Sabah andı.
Ben mesela; Serdar Ortaç’ın kiç zırvası şarkılarını DAHİ artık sevemeyeceğim için, buraları onlar kadar: Hrant kadar, Ahmet Kaya kadar sevmiyorum. ‘Düzelinceye’ kadar da sevemeyeceğim. Af buyurun.
Birileri bana; kızımın başına, Ahmet Kaya’nın kızının başına gelenlerin gelmeyeceğinin teminatını verinceye kadar.
Ahmet Kaya’nın kızı, bizleri bağışlayıncaya kadar. Hrant Dink’in oğlu yurdunda sıkıştırılmayıncaya kadar.
Gülten Kaya’nın, Rakel Dink’in içlerine akıttıkları artık; gözyaşları dininceye kadar.
Ahmet Kaya Heykeli Beşiktaş meydanına, Hrant Dink Anıtı Şişli’ye dikilinceye kadar. Suçumuzu kabul edinceye kadar. Suçluları teslim edinceye kadar, kayıtsız şartsız, hakikatin zindanlarına.
Yazının başlığı ‘Başım Belada’ şarkısından Ahmet Kaya’nın. ‘Kirli sakalıyla’ sözlerini onun, ‘kirli saçlarıyla’ sözleriyle değiştirerek; a-ha buraya alıntılıyorum:
“Fişlenmişim adım eşgalim bilinmekte
Üstelik göğsümde: yani tam şuramda
Kirli saçlarıyla bir eşkıya gezinmekte.”




Fikirdaşlarım -Baskın Oran 7

Korku üretim kılavuzu

25/01/2009
BASKIN ORAN

İnsel, Elçi, Berktay, Ağaoğlu, Yayla, Mahçupyan, Kaboğlu, Kürkçü...

1930 modeli Kemalizm için üretilen korku masallarını yıllardır yazıyorum (ör. bkz. Radikal İki, 23.09.07). Bugün sıra, bunların en itici olanında: AB’den para yeme iftirası. Ne verimli Özür Kampanyası imiş, ne biçim yaraları dürtmüşüz yarabbi. 
Esas patlak verişi, 07 Ocak tarihli Vatan’da Can Ataklı’nın “Bu Paralar Ne İçin Alındı?” yazısı vesilesiyle  (http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=217075&Categoryid=4&wid=142). Şöyle başlıyor: “İmzacıların en başındaki isimlerden biri olan Ahmet İnsel (Helsinki Yurttaşlar Derneği) AB’den 107.414 euro almış. Bu para karşılığı ne yaptığını, Türkiye için hangi iyi hizmetlere soyunduğunu merak ediyorum.” Olay şu: HYD, AB’ye iki proje sunmuş. “Dil Hakları” araştırması için 47.414 Avro, “Yargıyı Güçlendirme” için 60.000 Avro fon almış (www.turkboard.com/viewpost.php?p=1855681). “Gazeteci” bu numarayı, yani bir parantez sayesinde bu yekûnu dernek üyeleri sanki teker teker cebe atmış gibi göstermeyi, dört kişiye daha uyguluyor: Şerafettin Elçi, Halil Berktay, Murat Belge, Adalet Ağaoğlu. Ortak özellikleri, HYD kurucusu ve Özür Kampanyası imzacısı oluşları. 
Buluşunu çok beğenmiş olsa gerek, “gazeteci” aynı yöntemi Prof. Atilla Yayla, Prof. İbrahim Kaboğlu, Etyen Mahçupyan, Ertuğrul Kürkçü’ye de aynen uygulamış. 449.620 Avro aldığını bildirdiği birincinin yanına parantez açıp, “(Liberal Düşünce Derneği)”, 193.548 Avroluk ikincinin yanına “(Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği)”, 1.032.921’lik üçüncünün yanına “(TESEV)”, 806.760’lık dördüncünün yanına “(İPS İletişim Vakfı)” yazarak işi halletmiş.
Ne yazsındı? ‘TESEV şu kadar AB fonu aldı, E. Mahçupyan da orada çalışıyor’ dese ulusalcılar korkup tahrik olmaz ki. Tabii, bu arada ÇYDD Gn. Bşk. Prof. Türkan Saylan’dan gelen bir mektubu da yemek zorunda kalıyor. Mazlumder’in genel başkanı yeni değiştiği için ona iftira atamamış, ama ikamesi hazır: “AKP’nin yan örgütü olarak çalışan” diyor. 

Araştırmaya gerek yok
“Gazeteci” bütün bu insanların ortak özelliğini savunmasında şöyle açıklıyor: “Hem AKP politikalarına kayıtsız şartsız destek vermeleri, hem de Türkiye’yi sıkıntıya sokacak tüm eylem ve girişimlerin en başında yer almaları”.
Pes. Utanmayı terk bu kadar olur. Kaboğlu Başbakanlık İHDK’nin başkanlığından AKP’ye ters gidiyor diye atıldı yahu. Elçi başka bir partinin genel başkanı. Mazlumdercilere gelince, “gazeteci”nin kendi gazetesinden bir manşet: “Mazlumder Üyeleri AKP Binasını İşgal Etti” (Vatan, 17.01.09).  
Şimdi anladınız mı “gazeteci” deyince niye tırnak içine almışım hep? Basında bir muhabir haberde geçen kişinin görüşünü almadan yazı yazsa feci zılgıt yer, ikincisinde de kapıya yollanır. Bu zat hem “1976 yılından beri gazeteciyim” diyor, hem de kimseye danışmadan iftira atıvermesini A. İnsel’e şöyle savunuyor:
‘İnternette dolaşan ne idüğü belirsiz dediğiniz liste bir kitaptan alınma. Bu kitabın yazarı aynı konuda çeşitli kereler TV programlarına da katılmış ve iddialarını daha geniş olarak aktarmıştır. Araştırma yapmam bu anlamda çok da gerekli değildi. Ayrıca bu yazıyı yazmadan önce listeden söz etmiş ama kimsenin adını vermemiştim’.
Tercümesi: 1) Bütün bunlar bir kitapta var, internette de dolaşıyor, bu durumda ayrıca araştıracak değildim herhalde; 2) Ad vermeden yayınladım. Bana yazıp kendilerini savunmayanları şimdi suçlu sayar ve teşhir ederim. 
Kendisi hakkında mide bulandırıcı haberler uçuşan bir şahsın başkalarına iftira atarken iki kere düşünmesi gerekirdi. Bunlardan sadece ikisini vereyim: Vatan’daki 17.12.08 tarihli “Ergenekon Çıkmazı” yazısı meşhur Veli Küçük’e sanki bir vefa borcu ödüyor gibi. Çünkü “gazeteci” vaktiyle Business Channel’dan atıldığında V. Küçük’ün araya girdiği bildiriliyor (http://www.medyahayat.com/haber.php?haber_id=4213). “Para”yla ilgili bilgiler de eksik değil: Saygı Öztürk’ün yazdığına göre “gazeteci” Yurtbank’ın eski sahibi Ali Balkaner’den on bin dolar aldığını önce reddediyor, sonra: “Düşününce hatırladım. Aldım ama o zamanki bir hayır işinde kullandım” diyor (Sabah, 17.05.2001; www.bibilgi.com/Can-Atakl%C4%B1).

Ortak terminoloji: Orospu ve fahişe
Şıracının şahidi bozacı olurmuş. Gazeteci bu “bilgi”leri Yılmaz Dikbaş diye birinin Gaflet, Dalalet, Hıyanet adlı kitabından almış. Dikbaş’ın sitesine baktım, nasıl bir “yazar” olduğunu tek bir cümlesi anlatmaya yetiyor: “Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü bayrak yapacak, Cumhuriyet Devrimlerini yaşatacak bir darbe istiyorum” (www.kalinka.com.tr). Bizim kampanyanın başlamasından beş gün sonra, 20.12.09’da internete salıverdiği iletide de, bütün bu isimleri ve paraları sıraladıktan sonra şunu demiş: ‘Paris’in Pigal’inde, Londra’nın Soho’sunda ve Amsterdam’ın Kırmızı Fenerli sokağında, iletişim kurmak için yabancı dil bilmeye gerek yoktur. İngilizce bir tek deyim bilin, yeter. How much?’ Yani: ‘Kaç para?’ Gerisi kendiliğinden gelir. Türkiye’de Cumhuriyeti yıkmak isteyenlerle, Kemalizm karşıtlarıyla, ABD uşaklarıyla, AB Mandacılarıyla ve şimdilerde ortaya fırlayan Özür Dileyenlerle uzun uzun tartışmaya hiç gerek yoktur. Kısaca sorun: ABD’den, Soros’tan ya da AB’den kaç para? Gerisi kendiliğinden anlaşılır’. Tercüme lazım mı? Fon tahsis edilirken eliyle mum tutmuş ki, “Alanlar orospudur” diyor.
Devam. Bu how much’çıdan 48 saat sonra bu sefer sahneye bir “biliminsanı” çıkıyor: Gazi Üniversitesi’nden Prof. Dr. İbrahim Arslanoğlu. Dikbaş’ın yazısını kopyala-yapıştır’la internete salarken diyor ki: ‘Bunları yazarken aklıma Amerikalı bir yazarın sözleri geldi. Bu yazar arkadaşları ile sohbet ederken bir gün şunları söylüyor: ‘Arkadaşlar ne inkar edelim, hepimiz birer zihinsel fahişeyiz.’  Çünkü bu yazarlar, medyada para karşılığı doğruları yanlış, yanlışları doğru olarak ifade etmişlerdir’. “Gazeteci”, “yazar” ve “biliminsanı” arasındaki benzerlik cidden çarpıcı.
Ulusalcı müminler görsün artık: Gıdaları böyle “bilimsel” mutfaklarda hazırlanıyor. Onlar da iman arayışı içinde üşüşüp mutlu mutlu yiyor. Afiyet olsun. Ama ne yediklerini bilsinler diye söylüyorum:
Bunları yazanlar ya AB’nin fevkalade titiz proje verme ve denetleme usullerini hiç duymamışlar veya bilmezden gelmek zorundalar. Bunlar Soğuk Savaş bitince “Moskova’dan para mı geldi?”yi böyle adapte eder oldular. Sloganları: “Bir davayı savunmak için para yemek gerekir”. Bunlara göre, Türkiye’nin en az 46 yıldır girmek için çırpındığı (ve proje almadan sürekli proje fonu katkısı ödeyegeldiği) AB’den fon almak suç/ayıp/ihanet.
İyi de, o zaman Türkiye’de ne kadar kamu kurumu varsa hain demektir. İnanmazsanız açıp bakın: http://www.cfcu.gov.tr/ grant.php?lng=tr#

Haset etme ne olur, çalış senin de olur
“Gazeteci” bütün hayatı boyunca Atatürk ilkelerini savunduğunu söyledikten sonra diyor ki: “Ama bunca mücadeleye rağmen hiçbir kimse ya da kuruluş AB fonlarından yararlanarak bir proje içinde olmamı önermedi bana”. Ve ilave ediyor: “Bunu bir aşağılık duygusu ya da itilmiş duygusu içinde söylemiyorum”.
Bence “gazeteci” moralini bozmamalı. TC Genelkurmay bile AB’ye fon için 5 kere başvurdu. Bunlardan biri doğrudan kabul edildi, biri ertelendi, üçü reddedildi.
Ama, 2007-2010 döneminde AB’den en fazla payı,  Mart 2008’deki muhtırasında “ABD ve AB’nin kendi amaçlarına uygun olarak yönlendirdiği sivil toplum örgütlerinin faaliyetleri hakkında bilgi” sunmuş olan TC Genelkurmay aldı. Öyle ki, “Mehmetçik Projesi”ne  AB’den 12,7 milyon Avro hibe sağladı (proje no. TR 070102; Radikal, 09.04.08. Proje metni için: http://ec.europa.eu/enlargement/pdf/turkey/ipa/tr_07_01_02_civic_training_for_mehmetcik_en.pdf).
Onun için, Yâ Nasip demek lazım.



yok YorumYorum yaz!Bağlantı

12.1.2008 - Fikirdaşlarım -Necmiye Alpay

Çocuğa ilişkin bilincin aciliyeti

yazar adi

NECMİYE ALPAY

Kültür Sanat / 27/11/2008

Gencecik bir kadın, bir bayram günü evin salonunda çepeçevre oturan bir yığın konuğun önünde orta yerde oyuncağıyla meşgul olan küçük kızı elini çamaşırına götürünce sandalyesinden fırlayıp ona iki tokat aşkettiğinde çocuk elbette dehşete kapılacaktır.
O genç kadın, küçük kızının bedenle ilgili konularda kendiliğinden bilgili ve sorumlu davranacağı beklentisi içinde olmalı ki onu böylesine cezalandırabilmektedir.
Binlerce anne, binlerce küçük kıza bu cezalardan verip duruyor ve küçük kızlar durmadan siniyor, tepkisini ya içine atıp biriktiriyor ya da başka biçimlere büründürüyor.
Küçük erkek çocukların yaşadıkları da çok farklı değil; ceza görmemesini, övülmesini ya da gördüğü cezanın saçmalık derecesini kendine göre yorumlayıp en olmayacak biçimlerde içselleştiriyor onlar da. Çocuklar kapalı kapılar ardındaki cinsel yaşam üstüne en olmayacak çıkarsamalarda bulunuyor.
En mahrem davranışlarına kadar belirleyen ve onları hep etkileyecek olan çıkarsamalardır bunlar.
Çocuk konusundaki yerleşik zihniyetin birbirine taban tabana zıt iki ezberi var: Birincisi küçük çocuğu zihinsiz ve belleksiz bir varlık gibi gören ezber (“çocuktur, anlamaz”); ikincisi ise aynı varlığı, cinsel konularda doğuştan bilgiliymiş gibi gören ezber, tıpkı yukarıdaki genç anne ile küçük kızı örneğindeki gibi.
Bu ikili zıtlık her gün, her an, binlerce kez, durmadan yaşantılanıyor: Çocuğu eşyayla ve -sevilme derecesine göre- kuzu, koyun, keçi ya da eşekle özdeşleştirebilen köy kültüründen tutun, çocuğun yanında, oyuna dalmıştır diye, ona ağır gelecek bin bir şey konuşmakta sakınca görmeyen kentli büyüklere, ve her tür istismarın rasyonalize edilmesine kadar.
Zıt etkilerden serseme dönmemek için ya kurnazlaşıyor, ya da parçalanmış bir ruhla büyüyor çocuk. Hangi parçasının ayakta kalacağı belli olmadan.
“Çocuktur anlamaz” zihniyeti tarafından maruz bırakıldığı söz ya da davranışları, bütünüyle kendine özgü biçimlerde olmak üzere, ‘anlıyor’ aslında çocuk. ‘Anladık’larından hem olur olmaz sonuçlar çıkarıyor, hem de ‘anladığı’ için suçluluk duyuyor. Bin bir uyumsuzluk içinde çırpınarak büyüyor. Çoğu kez ömür boyu kurtulamadığı bir etkilenimle.
Ve aynı etkilenimleri arkadan gelen çocuklara da yansıtarak.
Eğitsel alanda cinsellik hanesi hâlâ bu kadar boş bırakılmasa, tecavüz ve diğer ruhsal ve fiziksel şiddet türleriyle ilintili sorunlar birazcık da olsa aydınlanmaz mı? Cinsellik tabusundan ve yukarıdaki zıtlıktan paçasını bütünüyle kurtarabilmiş bir tek toplum yok. Bir yandan ticari-pornografik yanıyla kışkırtılırken diğer yandan hiç yok sayılıyor cinsellik. Her kademeden ve meslekten ‘erişkin’ler olarak aczimizi kabul etmenin zamanı gelmedi mi?
Çocuk daha ilk adımlarını atarken bir yolu bulunup devreye alınması gereken çok temel ilkeler: 1) Kadınlar, sahibi oluna bilen birer nesne değil, erkeklerle eşit, bağımsız kişilik sahibi bireylerdir; 2) Çocuklar özel bir korumayla sahip çıkılacak varlıklardır;
3) Cinsel ilişki bir erişkin edimidir ve karşılıklı rızaya dayalıdır.
Bunların en acil eğitim ihtiyaçları arasında olduğu, son günlerin haberlerinden, ilgili makamların içler acısı tavırlarından vb bir kez daha ortaya çıktı. Biri çıkıp, benim LGBTT başlıklı yazımla ilgili yorumunda, “ Yönelimdir diye çocuklarla ilişkileri de mi normal kabul edeceğiz?” diye sorabildi örneğin.
Böyle bir soruyu sorabilmeniz için, cinsel ilişkinin bir erişkin edimi olduğu, çocuklara yönelik her tür cinsel davranışın istismar sayılacağı ve bunun hiçbir istisnasının olmadığı ilkesinden bütün bütüne habersiz olmanız gerekir.
Dilimizde “zorla tecavüz” gibi bir arızaya rastlanabildiğini düşünürsek, böyle habersizliklere çok da şaşmamak gerekiyor belki. “Zorla tecavüz” diyebilen bir zihin, bilinçdışında, her cinsel ilişkiyi bir tecavüz olarak görüyor demektir.
Son olayların ve tartışmaların bir iyi yanı olduysa, bu konudaki hal-i pürmelali-mizin ortaya dökülmesi olmuştur.
Bir kez daha: Çocuklara yönelik her tür cinsel davranış istismardır ve bunun hiçbir istisnası yoktur; çocuğun razı, hatta ısrarcı göründüğü durumlarda bile. Çünkü bu rızayı tartabilecek erginlikte değildir çocuk; tıpkı belirli yaşlarda yalnız başına yolda yürüyemediği ya da yemek yiyemediği gibi, belirli bir yaşa kadar da cinsellik konusunda karar veremez.
Buna karşılık, karar vermemesi gerektiği dahil, pek çok şeyi öğrenebilir. Öğrenmesine nasıl yardımcı olunacağının yolunu yordamını bulmak eğitbilimcilerin işi. Biz diğer erişkinlere de, kendi kendimizi eğitmek düşüyor.

1 YorumYorum yaz!Bağlantı

10.22.2008 - Fikirdaşlarım - Yıldırım Türker 24

Asker yanı boş mu?

yazar adi


YILDIRIM TÜRKER

TÜRKİYE / 20/10/2008

Bu memleketin siyasi tarihindeki en büyük dalgalanmalar, asker yanı tutma konusundaki itiş kakıştan ibarettir.
Kısa bir süreliğine de olsa kendini askerin hedefinde bulan siyasi hareketler, kalıcı olmak, postunu kaptırmamak için askerle barışmanın, askeri yanına almanın koşullarını arayarak icra ederler, siyaset sanatını.
AKP’nin ampulünün altında yeni bir şey aramaya adanmış liberal ruhlar, şimdi muazzep.
Çünkü Şemdinli’nin askerin sır kasasına teslimiyle hızlanan süreç çoktan tamamlanmıştır. Kasımpaşalı Tayyip Destanı mutlu sona ermiştir.
Recep Tayyip Erdoğan’ın engellenemeyen yükselişi, farklı çevrelerde farklı tercümelerle izlendi. Sözgelimi, yükselişi karşısında çaresiz kalan neo-liberal ‘kanaat liderleri’nin aceleye getirdikleri ‘Kasımpaşa Oratoryosu’nda Delikanlı bu alanda alışık olmadığımız, enikonu şehvetli bir dille kutsanıyordu. Bir omzunun raconunca ‘hafif aşağı kaymış’ olması, Roosevelt Salonu’na aynı bıçkın edayla girmesi  ve kendisini bir ay gibi kısa bir zaman içinde ‘seçkinler kulübüne kabul ettirmesi’ üstüne kurulan romans, en ufak bir mizah kırıntısı içermediği gibi maçoluğun dayanılmaz cazibesine boyun eğiş tadında bir cinsellik alıştırmasından izler taşıyordu. Onca küçük görülen adam, en kostak yürüyüşüyle iktidara yanaşırken bir acele Kasımpaşalılığın erdemleri keşfedildi. Yoksul taraftarlarının onda göregeldiği yakışık, apansız güçlü çıkar çevrelerine de aşikâr oldu. O da bunun tadını çıkarıyordu hani. Bu imge, bu eda ‘Şimdilik idare eder’ diyordu besbelli.
“Lider olunmaz, lider doğulur” buyurmuştu ya. Aynı yola baş koymuş hırsı kavi, genleri namüsait lider adayı iktidar süprüntüleri tarafından hırpalandıkça, haksızlığa uğradıkça iyice keskinleşmiş, şahin edalı bir bakış. Kendine sonsuz güvenen bir savaşçının her an her şeye meydan okuyan bakışları.  
Kendine soru yöneltme cüretini gösteren hadsizlere lisenin alikıranbaşkeseni edasıyla itişerek kısa cevaplar vermeler. Her an herkes tarafından sorgulanıyorum paranoyasıyla ilmek ilmek örülmüş bir kendini savunma nadanlığı.
Sendikalara, “Sokağa dökülürseniz dökülün kardeşim” diyordu. Bazı holdinglere para kaptıran vatandaşlara, “Bize mi sordunuz? Kaptırmasaydınız” ı yapıştırıyor, Erzurum’da iş  tisteyen işsize, “Devlet, iş dağıtma yeri değil. burada Başbakan konuşuyor, biraz saygılı ol” diyor, hızını alamayıp, “İşte devlet böyle battı”yı da ekliyordu. Fındık taban fiyatının yükseltilmesini isteyen üreticiye “Hazırlopçu” diyor, oturduğu bölgede su bulunmamasından yakınan vatandaşa, “Siz de her şeyi bedava istiyorsunuz” cevabını veriyordu. Toplu konut atağından söz ederken, ‘Paramız yok, nasıl alalım?’ diyen vatandaşa “Yastık altında çok vardır. Sende olmasa bile başkalarında vardır” diyordu. Bingöl depremzedelerinin gösterisini masum bulmuyor, provokatörlerin işi diyor, protestocu bir genç kızı, kendi siciline bakmadan, ‘sicili lekeli’ ilan ediyordu.
O, hata yapmayan adamdı. Siciline gelince, şiirden hüküm giymişti.
Başına iş açan kusturucu manzumenin şiirle alakası tartışmalı olsa da bu, böyleydi. Rakiplerinin gözü kara zulmü,  Recep tayyip Erdoğan’dan olmadığı bir yiğit yaratmıştı işte. Keşanlı Ali Destanı gibi onun hikâyesi de bir gün Kasımpaşalı Tayyip Destanı diye yazılabilir pekâlâ.
Şemdinli’yi hatırlamanın tam zamanı değil mi?
 Savunma Bakanı’nı ortalara salmaz iken Genelkurmay Başkanı’nın medyaya azarını hazmetmek ne kelime, şeddelendiren Başbakan, kimilerini şaşırttı.
Şaşırmaya ne hacet? Şemdinli olayları üstüne hukuk anlayışını aşikâr eden bir demeç vermişti. “Oradaki (Şemdinli’deki) vatandaştan tanık olarak istifade edemezsiniz. Çünkü her an tehdit altında. Orada bölücü örgütün istemediği bir şey söylerse yanmıştır.” Kimi mucizelere inananlar bu sözler üstüne kıyamet kopacağını, bu kan dondurucu ayrımcılık dersinin hayatın her alanından yükselen tepkilerle karşılanacağını ummuştu. Oysa
büyük ihtimal, bu ‘mantık yürütmesine’ halkının da hatırı sayılır bir kısmının aklı yatmıştı. Çünkü Erdoğan, savaş hali terimleriyle düşünmeye, o terimlerin dayattığı ruh haliyle korunmaya alıştırılmış bir halkın karşısında konuştuğunu biliyordu. Tabii ya, düşmanın sözüne güvenip, ona göre hareket edecek değiliz. Ne var bunda anlamayacak?
Başbakan açıkça savaşın taraflarını belirlemiş, halkı ortasından ikiye bölmüş, askeriyenin onyıllardır sorgusuz sualsiz peşine takıldığı savaş mantığını taçlandırmıştı.
Başbakanın incilerini saçmasının üstünden birkaç gün geçmişti ki  halk tarafından suçüstü yaka paça yakalanan astsubayların avukatları konuştu. Askerlerin avukatlığını emekli yarbay Mehmet Göçmen ile birlikte yürüten Vedat Gülşen, astsubayların tutuklanmasını gerektirecek hiçbir vaka görmediklerini belirtti. “Tanık beyanları tek başına ceza tayininde delil olamaz” dedi. Zarar verilmek istenen Jandarma İstihbarat Timi’ymiş. “Kurum yıpratılmak istenmektedir. Kimin işine yaradığını da hep birlikte göreceğiz. Burada tüm milliyetçilere, devletine bağlı insanlara sesleniyorum. Oyuna gelmeyelim, bunlara (astsubaylara ve onlar gibilere) sahip çıkalım.”
Kahraman avukat sonunda baklayı ağzından çıkarıyordu: “Müvekkillerim lehine bilgi verecek, beyanda bulunacak tanık bulamıyoruz. Bölgedeki vatandaş tepki ve baskılardan korkarak lehimize tanıklık etmiyor. Ancak aleyhimize tanıklık en, beyan veren birçok insan ortaya çıkabiliyor. Devlet aleyhinde tanıklık yapılması için vatandaşlara baskı var.”
 Koskoca başbakan dediklerine kefildi oysa.
Vedat Gülşen, aynı zamanda,
o müvekkilleri aleyhinde tanıklık eden, onların arabasında silahları, bombaları, krokileri, ölüm listelerini bulan halkın da yanına bırakmamaya kararlıydı: “Ayrıca olayın meydana geldiği gün astsubaylara saldıran, devlete ait araca zarar veren, (burada bir arazözden değil, bomba ve silah yüklü suikast aracından söz ediliyor) aracın üzerine çıkıp kızılderili dansı yapanlar hakkında delil topluyoruz ve bunlar hakkında dava açılabilmesi için gerekli yerlere başvurumuzu yapacağız.”
 O gün orada had hudud bilmez Kızılderililer kendilerine ateş açan,  komşularının dükkanına bomba atan kovboyun atının üstünde tepinirlermiş meğer.
Kısacası, AKP’nin demokratlıkla ilişkisini Şemdinli’de görmüştük. Şemdinli iddianamesini hazırlayan savcının yalnızlık, itibarsızlık, işsizlik cehennemine postalanmasına, Şemdinli davasının şimdi geldiği noktaya gelip örtbas edilmesine göz yumduğunda, ikide bir ‘faili meçhul’ bombaların hedefinde yaşayan halkın şahitliğini geçersiz ilan ettiğinde.
Hemen akabinde, pişkinlik bu ya, partinin kapatılma davası sırasında demokrasi malûl gazisi pozunda, ‘boynubükük, gözü tok’  müsameresine alkış istiyordu.
Olan oldu. Başbakan kendisine ‘paşasının başbakanı’ diye seslenen Taraf gazetesine, “Ben TC.’nin Başbakanıyım. Siz kimin medyasısınız?” diye sordu.
Bunun üstüne kimi medya mensubu ‘asker yanı’ yolcuları; ‘PKK’yı da suçlamalı canım, askeri yıpratmak isteyenler ile askeri kendi iyiliği için eleştirenleri ayırt edin paşam’cıları ortalığa döküldü. Taraf’ın tarafında görünmek şu aralar tehlikeli ya. Meslek dayanışmasından iter atarsın. Şimdiye dek satmış olduğun ilk meslektaşların olmaz nasılsa.
Bir de değinmeden geçemeyeceğim. Erdoğan’ın çıkıp paşa paşa söyledikleriyle birlikte kimileri için top atılmış oluyor.
Allah kabul etsin.
Genç ve sivil olmanın şartını AKP’yi desteklemekte görenler
için iftar vaktidir.
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

6.12.2008 - Fikirdaşlarım- Perihan Maden 1

 

Vicdani redçi Mehmet Bal tutuklandı

Perihan Maden  .................................................................................12/06/2008

Son yıllarda yurdumda (yurdum? kötü oldum kelimeyi yazarken) kendimi yeniyetmeliğimin şahaserlerinden ‘Marathon Man’deki Yaşlı Kadın gibi hissediyorum ikide birde.
Çok yaşlı, çok zayıf, yorgun, Bastonlu Kadın; Uruguay’laştırılmış bir ülkede,kalabalık mı kalabalık bir caddede yürürken, karşıdan gelmekte olan Nazi Doktor’u görür. Gençliğinde Kamp’ta ona eziyetlerin en akla gelmeyeceklerini yaşatmış, binlerce hısmını/akrabasını/eşini/dostunu işkencelerden geçirerek öldürmüş olan Nazi Doktor’u.
Filmde Laurence Olivier’nin olanca ince soğukluğuyla canlandırdığı Nazi Dişçi, Nazi Almanyası’nın ünlü doktoru Joseph Mengele’den ilhamla yaratılmıştır.
Karşısında yıllar sonra işkencecisini gören yaşlı, güçsüz ve yalnız kadın. Bağırarak herkese gösterir “İşte o! Bu, o! O, o! O! O! O!”
Kalabalığın içinde hiç kimse çaresizliğinden çırpınan yaşlı kadını kaale almaz. Duymaz. Aldırış etmez. O ise kafesinin parmaklıklarına çarparak çırpınan küçücük bir kuş gibi, son gücüyle binlerce insanın ölümüne neden olmuş Nazi’yi göstermeye çalışır. “Bu O! O! O! Mengele!”
“23 Ekim 2002’de 9.5 aydır süren askerlik görevini bırakarak vicdani reddini açıklayan ve hakkında ‘emre itaatsizlik ve halkı askerlikten soğutmak’ suçlamasıyla açılan davada beraat eden Mehmet Bal, 8 Haziran Pazar günü Arnavutköy sahilinde sivil polislerce gözaltına alındıktan sonra tutuklandı.”
(Bawer Çakır’ın haberi-BİANET)
Mehmet Bal’ın kız arkadaşıyla birlikte Arnavutköy’de oturduğunu, kukla yaptıklarını (evet, kukla yapıyorlarmış) takma bir isimle 1 Kitap Eki’ne kitap eleştirileri yazdığını biliyordum. Ama hiç tanışmadım. Konuşmadım. Yüzünü görmedim.
Ben kızımla sahilde yürüyor olsaydım, 2 Sivil Polis bir arabadan inseydi, “GBT yapılmadan kimliğine bakılarak, 2. Motorlu Askeri İnzibat Karakol Bölük Komutanlığı’na” GÖZLERİMİN ÖNÜNDE götürülseydi Mehmet Bal, BEN NE YAPACAKTIM?
Benim ve kızımın gözlerinin önünde; yıllardır bir Araf’ta: Askeri Birlik-Mahkeme-Cezaevi Üçgeni’nde yaşamak zorunda bırakılan; hayat sahibi olmasına, vicdani
redci olmasına, bir insan olarak anti-militarist olma insanlık hakkını kullanmasına izin verilmeyen Mehmet Bal, alınıp götürülseydi Arnavutköy’de gözlerimin önünde NE YAPACAKTIM?
Yaşlı Yahudi Kadın gibi bağırmaya mı başlayacaktım? Parmağımla onları işaret ederek?
Mehmet Bal’ı götürmemelerini, buna haklarının olmadığını haykırarak sesimi kimseye duyuramadan, orda, kızımın gözlerinin önünde, yurdumda, Yürek Sahibi 1 Evladımızın bu muameleye tâbi tutulmasının çok büyük bir haksızlık olduğunu, çok büyük bir insafsızlık olduğunu, bu hakkın Bu Demokrasi’de tanınmış olmamasının çok büyük bir ayıp olduğunu-
Bağırabilecek miydim kızımın gözlerinin önünde?
Yoksa ayağımı kaldırıma mı çarpacaktım? Başımı iskelenin duvarlarına mı vuracaktım? Utancımdan kendimi mi yaralayacaktım?
Kendimi mi kanatacaktım?
Ne yapacaktım 2 Sivil Polis benim gözlerimin önünde alıp götürseydi çocuğu, Mehmet Bal’ı?
“Gözaltı sebebi, götürüldüğü Hasdal Askeri Mahkemesi tarafından, Adana Askeri Mahkemesi’nde devam etmekte olan ‘emre itaatsizlikte ısrar’ ve ‘firar’ suçlamalarını içeren duruşmalarına katılmaması ve hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkarılması olarak açıklanan Bal’ın 8 Haziran Gecesi, önce Gayrettepe Asayiş Müdürlüğü’ne, oradan Şişli Etfal Hastanesi’ne ve son olarak Beşiktaş Jandarma İnzibat Karakolu’na götürüldüğü, bu karakolda bütün gece nöbetçi askerlerin küfür, taciz ve kötü muamelesine maruz kaldığı ve şiddet gördüğü ifade edildi.”
Mehmet Bal’ın en koyusundan 1 Türk Faşisti olarak başlayan hayatı, Askeri Hapishane’ye konulan bir vicdani redciyi dövmesi, sonra onunla konuşup değişmesi, ömründe hiç kitap okumamışken, tüm klasikleri devirmesiyle; Mehmet Bal’ın şurdan oraya gitmiş cesur hayatı.
Mehmet Bal’ın hayatı, bir yıl hapis cezasının üstüne beş ay hapis cezası daha ‘yiyen’ Halil Savda’nın hayatı, Osman Ülke’nin, Mehmet Tarhan’ın hayatı film yapılmadığı sürece; bu insanların, militarizmi ‘genetik özellik’, adam öldürmeyi ‘vatani vazife’, her Türk’ün
‘asker doğmasını’ olası ve hatta ‘şahane’ varsayanların pompalama ideolojik kuşatmasında, Bu Kahramanlarımız’ın hakları teslim edilmediği sürece-
Buraları ‘insan’ olmayacak. Demokrasi HİÇ olmayacak. HİÇBİR ŞEY OLMAYACAK! HİÇ 1.
Fason Yurt. Yalan Topraklar. Yalanlardan Yaşayanlar.
“Bal’ın ertesi gün görüştürüldüğü avukatlarına verdiği bilgiye göre evrak hazırlıkları sırasında verilen kâğıtları imzalamadığı ve isminin üzerindeki ‘Ulaştırma Er’ ibaresinin üzerini çizdiği için, imzası yerine zorla parmak izi alındı.
Tuvalete gitmesine izin verilmeyen Bal, saatlerce bekletildi ve kendisine uzun süre su verilmedi. Sabaha karşı 3 sularında askerlerden biri hücreye girip Bal’ın kafasına,
yüzüne, göğsüne yumruklar atıldı.” (Yine BİANET: hep ve tek)
Kızımın gözlerinin önünde, Mehmet Bal’ı sahilde, oracıktan alıp götermeniz gerçeğiyle yaşatıldığım Bu Ülke’de; o acıyı, o utancı, o mahçubiyeti bana yaşatmanız yerine-
Buyrun: beni de içeri götürebilirsiniz. Bu yazıyla. Bir diğeriyle.
Burası ‘dışarsı’ değil zira. Burası böyle ihtimallerin, baskınların, eziyetlerin vatanı.
“Gerekçesi ne olursa olsun, vicdanım ve iradem dışında bana askeri veya sivil, yerel veya evrensel, hiçbir kişi, kurum veya yapının dayatacağı hiçbir edimi yerine getirmeyeceğim.”
Mehmet Bal’ın vicdani reddini açıklama sözleri.
Cesaret, yurdunun iyiliğini isteme, insanlık hakkına sahip çıkma yürekliliği, hakikisi,
böyle bir şey- değil mi?

Şafak'ın yorumu;

Neden , zorla, kandırılarak inandırılmaya çalışıldığı sebeplerden dolayı, bir İNSANI-insanları öldürmeyi göze alsın insan ? ne uğruna? bunu asla yapamayacak vicdana-zekaya-yüreğe sahip İNSANlar ,kanmayan , farkında insanlar  neden buna zorlansın? zalim zulmüne ortak mı aramakta? savunduğu şeylerin kofluğu hemencecik ortaya çıkar da kimseleri bulamaz savaştıracak diye mi korkmakta?

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

4.22.2008 - Fikirdaşlarım-Yıldırım Türker 22

Tecavüze devam

 

Yıldırım Türker

21/04/2008 (14431 kişi okudu)

Ölümüyle, hunharca katledilme-siyle tarihe bir dönüm noktası olan insanlar vardır.
Hrant'ın ölümü sayesinde dile getirilemeyenlerin, hayatın her alanının her rütbesinden gönüllünün katıldığı cinayet örgütlenmelerinin ortaya çıkarılması konusunda iyi kötü bir adım attık. Devamının gelmesi için; canımıza tehdit, dilimize kilit olan kutsalların bir bir sorgulanabilmesi için artık iş bize düşüyor.
Aynen İtalyan sanatçısı Pippa Bacca'nın ölümü gibi. Onun barış performansını kanlı bir müdahaleyle korkunç bir sona yazan vatandaşımızın ardındaki karanlığı kurcalamak da şimdiki görevimiz.
Pippa, performansına hepimizi katıyor işte.
Gazetemizdeki muhteşem Kaan Sezyum'un son yazısının başlığı, 'Her Türk Münferit Doğar' idi. Bacca'nın tecavüzcü katili de gayretkeş Türklük muhtarları tarafından münferit, dünyanın her ülkesinden çıkabilecek bir sapık olarak yansıtıldı.
Oysa öyle olmadığını biliyoruz. Değil mi?
Yakın zaman önce Batman'a gittim. Hizbullah'ın, savaşın, intihar eden kadınların Batman'ı. Bir zulüm laboratuarı olarak gözlerimizden ırakta, yolunu bilsek de bir türlü ulaşamadığımız Batman. Orada yine dudak uçuklatan öyküler dinledim.
Batman Barosu'nun Batman'ın 'kenar mahalleleri'nde başlatmış olduğu bir çalışmadan izlenimler. Liselerde 'Aile içi şiddet' konusunda bir bilinçlendirme çalışmasına katılan genç avukatlar çaresiz bir şaşkınlık içinde anlatıyorlardı. Aile içi cinsel tacizin ne kadar yaygın olduğunu. Amcaların, dayıların, erkek kardeşlerin, küçük kız çocuklarına tecavüzünün yaygınlığını. Sokaklarda rahat yürüyebilmesi bile mümkün olmayan kızların ev içinde nasıl birer cinsel nesne olarak kullanıldığını. Kimileyin analarının da birer suç ortağı olarak onları nasıl suskunluğa teşvik ettiğini.
Ama karanlık çöktüğünde hiçbirimiz bu konulardan konuşmak istemiyorduk. Bazen birinin gözleri dalıyor, Batman'daki intiharların neden bir türlü durdurulamadığını soruyordu. Artık delikanlı oğlanlar da birer ikişer atıyorlar kendilerini Hasankeyf kalesinden. Kızlar neyse de oğlanlara ne oluyor, diye soruyordu genç bir avukat.
Çünkü görsek de, bire bir tanık olsak da kabul etmek istemediğimiz, bir an evvel unutmaya, kendimizi şaşkınlığın ve masumiyetin şefkatli kollarına bırakmaya alıştığımız bir konu, tecavüz. Ve ensest.
Pekiyi bu konu Batman'a özel, o şehrin havasından suyundan kaynaklanan bir durum mu?
Daha dün İstanbul'da karın ağrısı şikâyetinden doktora götürülüp 8,5 aylık hamile olduğu anlaşılan 12 yaşındaki kız çocuğuna tecavüz edenin dayısı olduğu haberi vardı Radikal'de.
Yine iki gün önce birkaç doktorun Düzce Tıp Fakültesi Ana Bilim Dalı'na cinsel saldırı iddiasıyla başvuran bir grupla yaptığı araştırmanın sonuçları yayınlanmıştı.
Sonuçlara göre cinsel saldırganların yüzde 43.4'ü tanıdık. Yüzde 13.2'si eski sevgili, yüzde 11.3'ü koca, yüzde 7.5'i biyolojik baba, yüzde 7.5'i de yakın erkek akraba.
Mağdurların yüzde 18.9'u 11 yaşın altında. Yüzde 69.8'iyse 18 yaşın altında.
Tecavüz, gerek kanıtlanması güç olduğundan, gerekse kurbanların başlarına geleni anlatamamasından, herkesin bilip kimsenin engelleyemediği bir gerçeklik olarak suratımıza sırıtıyor.
Bu memlekette çocuk sevgisinin ne anlama geldiği üstüne iyice bir düşünmeliyiz.

Tecavüzcü sürüsü
2003 yılında yazdığım bir yazıdan dolayı başıma gelmedik kalmamıştı.
Görmezden gelmeyi sürdürdüğümüz takdirde toplum olarak bir tecavüzcü sürüsüne dönüşeceğimizi vurgulayan bir başlıktı kullandığım. Oysa basınımızın kimi militarizm bekçisi ve Genelkurmay benim bu başlığı ordu için kullandığım konusunda hemfikirdi. Yurdun dört bir yanında kutsal sacayağından töre, kız çocuklarını, kadınları intiharla ya da infazla sustururken diğeri, yani militarizm bu konuda devreye giriveriyordu.
Jandarma Genel komutanlığı, Ş.E.'ye tecavüz ettiği gerekçesiyle 405 (dört yüz beş) personeli hakkında açılan davaya ilişkin sadece birkaç gazetede çıkan haberlerden duyduğu rahatsızlığı dile getirmişti: "... abartılı olarak yansıtılan iddianın...basın organlarında yorum ve değerlendirmelere tabi tutulması ve 'Ş.E.'nin onur mücadelesi', 'Tecavüz skandalı büyüyor', 'Ş.E.'nin annesi de tecavüze uğramış'...gibi başlık ve sloganlarla çarpıtılarak sunulmasının bölücü örgüt ve işbirlikçilerinin propaganda amaçlı gayelerinin bir parçası olabileceği değerlendirilmektedir."
Dolayısıyla bu konuda susmamız, Ş.E.'yi, anasını ve benzeri sayısız kadını bir kez daha yapayalnız bırakmamız gerekiyordu. PKK yanlısı sanılmamak, hatta ilan edilmemek için.
İsteyen o tarihte çok kısa süre gündemde kalabilen bu korkunç tecavüz iddiasıyla ilgili yazılanları, Ş.E.'nin anlattıklarını okuyabilir.
Almanya'da yaptığı bir konuşmada aynı konudan söz açan Eren Keskin'in çilesi de, belki takip ediyorsunuzdur, hâlâ sürmekte.
'Türk askeri böyle şey yapmaz' diye haykıranlar, bu yıl Newroz kutlamalarına izin verileceğini açıklayan Bakanlık'a rağmen asker tarafından işbaşına sürülen polislerin Yüksekova'da panzerlerinden megafonla yaptığı, 'Jandarmalar geliyor. Bacılarınızı yollayın' anonslarında da bir haber değeri görmedi elbet. Acaba o anonslar ne anlama geliyordu?
Şimdi, ele güne rezil olma paniğiyle Pippa'nın tecavüze uğrayıp katledilmesinden Türk'ün onurlu utanç gösterisi çıkarmaya çalışanlar, bu toprakların ve kültürün münferit sapıklarından hayıflananlar, açıkça sahtekârlık ediyor.
Dava konusu olan o beş yıl evvelki yazımda bütün topluma öfkeyle seslenmiştim. Ne idüğü belirsiz Basın Konseyi'nden, davam sürmekte olduğu halde ihbar niteliğinde bir 'kınama cezası' alan o yazımın sonunu bir kez daha okuyalım istiyorum:
Bu topraklarda her nesilden kaç milyon kadının tecavüze uğrayıp hayatta kalmak adına yaşadıklarını sineye çekerek bir başına yaralarını sarmaya çalıştığını hiç düşündünüz mü? Gecenin bir vakti kan ter içinde uyanıp kâbuslarını yapayalnız yaşamak zorunda olan; çocuklarını, yakınlarını, en önemlisi hayatlarını korumak için uğramış oldukları bu en vahşi saldırıyı unutmaya çalışan ne kadar kadın var yanımızda yöremizde. Solcu diye, Kürt diye, yoksul diye, fahişe diye, kocasının karısı diye, onun yeğeni bunun baldızı diye ve daha bütün insanlık hallerini sıralasak onlar diye, her şeyden geçtim kadın diye, 'kirletilmek' fiiliyle peçelenmiş diye her gün kaç kadın tecavüze uğruyor diye düşünmüşlüğünüz var mı? Mutlaka vardır. Çünkü sokaklarda, eviçlerinde, hayatın her köşesinde kadın cinselliğini küfre emanet etmiş dolanıp duruyorsunuz. Ancak birbirinizin anasını avradını bacısını sıradan geçirdiğinizde rahatlayabiliyorsunuz.
Birbirlerine yılışarak el veren saygıdeğer aile babaları tarafından iştahla ırzına geçilmiş kız çocuklarının gönüllü olup olmadığını tartışmayı biliyorsunuz çünkü. Sizden değil diye, HADEP'li diye, Dev-Solcu diye, fahişe diye, gülüp geçmeseniz bile içinizden sinsi bir 'Oh olmuş orospuya' geçiyor çünkü. Tecavüzcü Coşkun'u gıptayla kudurmuş bir tezahüratla karşılayan sizsiniz çünkü.
Çünkü Türk askeri yapmaz. Çünkü hepsi söylenti. Çünkü her şey bölücülerin ekmeğine yağ sürüyor. Çünkü kadındır, hak etmiştir.
Kadınlardan nefret eden bu toplum tecavüzcülere çanak tutuyor. İkiyüzlülükle, korkaklıkla, alçakça susup görmezden gelerek. Kimileyin açıkça onaylayarak.
Pekiyi neden her erkeğin anasına bacısına karısına küfredildiğinde bir cinayet makinesine döndüğünü, hele içkiliyse sel salya sümük bağrını yumruklayıp ölüme koşar gibi yaptığını hâlâ anlayamadınız mı? Bu namus müsameresinde kadınına toz kondurmayan horoz kılığına bürünmek saklanmanın en mubah yolu da ondan.

 
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

4.16.2008 - Fikirdaşlarım- Albert Einstein

 

 

SONRA YAPILACAK TEK ŞEY VAR!...
Sen. Makine başındaki adam ve atölyedeki.
Sana yarın su boruları ve vanalar yerine çelik miğferler ve makineli tüfekler yapmanı emrederlerse,
yapılacak bir tek şey var: HAYIR de!...
Sen. Tezgahı ardındaki kız ve bürodaki kız.
Sana yarın bomba doldurmanı ve keskin nişancı tüfekler için hedef dürbünleri monte etmeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...
Sen. Fabrika sahibi.
Sana yarın pudra ve kakao yerine barut satmanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...
Sen. Laboratuardaki araştırmacı.
Sana yarın eski yaşama karşı yeni bir ölüm icat etmeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...
Sen. Odasındaki ozan.
Sana yarın aşk şarkıları yerine nefret şarkıları söylemeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...
Sen. Hastası başındaki doktor.
Sana yarın savaşa adam yazmanı emrederlerse,

yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...
Sen. Kürsüdeki din adamı.
Sana yarın savaşa dair kutsal sözler söylemeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...
Sen. Vapurdaki kaptan.

Sana yarın buğday yerine top ve tank taşımanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...
Sen. Havaalanındaki pilot.
Sana yarın kentler üzerine bomba ve fosfor yağdırmanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...
Sen. Dikiş masası başındaki terzi.
Sana yarın üniformalar dikmeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...
Sen. Cübbesi içindeki yargıç.
Sana yarın savaş mahkemesine gitmeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...
Sen. İstasyondaki adam.
Sana yarın cephane treni ve kıt'a nakli için kalkış sinyali vermeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...
Sen. Kentin varoşlarındaki adam.
Sana yarın gelir de siper kazmanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...
Sen. Normandiya'daki ana ve Ukranya'daki, sen Frisko ve Londra'daki ana.
Sen Hoangho ve Missisippi' deki ve Hamburg ve Kore ve Oslo'daki ana.,
bütün toprak parçaları üzerindeki analar, dünyadaki analar,
sizden yarın yeni kırgınlar için hemşireler ve çocuklar doğurmanızı isterlerse,
dünyadaki analar, yapacağınız bir tek şey var:
HAYIR deyin!... Analar, HAYIR deyin!...

Çünkü eğer hayır demezseniz, eğer hayır demezseniz analar, sonra, sonra:
Gürültülü vapur dumanlarıyla yüklü liman kentlerinde büyük gemiler inildiye inildiye sessizleşecek,
dev mamut kadavraları gibi su üstünde ölgün ve hantal, su yosunu,
deniz bitkileri ve midye kabuklarıyla kaplı,
önceleri öyle ipildeyip çınlayan gövdesi mezarlık ve çürümüş balık kokusuyla yüklü,
yıpranmış, hasta ve ölü gövdesi rıhtım duvarlarına karşı,
ölü ve yalnız rıhtım duvarlarına karşı yalpalanacak.
Tramvaylar beyinsiz, ışıltısız, cam gözlü kafesler gibi
yamru yumru olacak. Çürümüş hangarların arkasında,
büyük çukurlar açılmış yitik caddelerde raylar öylece duracak.
Çamur grisi, pelteleşmiş, kurşuni bir sessizlik dönenecek ortalığı,
her şeyi unutarak, büyüyecek okullarda ve üniversitelerde
ve tiyatro salonlarında büyüyecek, stadyumlarda ve çocuk parklarında,
korkunç ve hırslı kesintisiz bir sessizlik büyüyecek.
Güneşli taze bağlar yıkık yamaçlarda çürüyecek, kuraklaşan toprakta kuruyacak,
pirinç ve patates ekilmeyen tarlalarda donacak ve sığırlar katılaşmış bacaklarını
devrilmiş iskemleler gibi dikecek gökyüzüne.
Enstitülerde büyük doktorların dahi buluşları asitlenecek, çürüyüp, mantarsı küfle kaplanacak.
Mutfaklarda, hücre odalarda ve kilerlerde,
soğuk hava depolarında ve ambarlarda son torba un,
son kase çilek, kabak ve diğerleri bozulup gidecek,
ekmek ters çevrilmiş masaların altında,
parça parça olmuş tabakların üstünde yemyeşil kesilecek,
ortalığa yayılan yağ arap sabunu gibi kokacak,
tarlalarda buğday paslanmış karasabanların yanına düşüp kalacak,
yok edilmiş bir ordu gibi ve tüten tuğla bacalar, demirci ocakları
ve yıkık fabrika bacaları sonsuz çimle kaplanarak ufalanacak,
ufalanacak, ufalanacak, ufalanacak.
Sonra son insan dökülüp parçalanmış barsaklarıyla
ve kirlenmiş ciğerleriyle zehir gibi kızaran güneşin altında
yalnız ve yanıtsız ve yalpalayan yıldızların altında bir yanılgı gibi ordan oraya dolaşacak,
o kocaman beton yığınları, tenha kentlerin soğuk putları
ve gözden kaçması olanaksız toplu mezarlar arasında yalnız, son insan,
kupkuru, delirmiş, allaha küfrederek, yakınarak o korkunç soruyu soracak :
NEDEN?
Bu ses bozkır derinliğinde yiterek duyulmaz bir hale gelecek,
yıkıntılar üzerinde esecek,
çatlaklar arasından akacak, bu ses,
ibadethane enkazları içinde ve sığınaklara çarparak şaklayacak,
kan birikintileri üzerine düşecek, duyulmayacak, yanıtlanmayacak,
son insan-hayvanın son hayvanca bağırışı.
Tüm bunlar olacak,
yarın, yarın belki, belki hemen bu gece,
belki bu gece, eğer-eğer-eğer siz. HAYIR demezseniz!...


wolfgang borchert - Çeviri : Rahman Haydar

 

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

4.14.2008 - Fikirdaşlarım- Yıldırım Türker 21

Yıldırım Türker Bacca'nın katledilmesi

 

Yıldırım Türker

 

14/04/2008 (11873 kişi okudu)

İtalyan sanatçı Pippa Bacca'nın katledilme öyküsüyle bir kez daha sarsıldık.
Bacca, Balkanları geçtikten sonra, barış yolculuğunda hiç çekinmediği Türkiye topraklarında öldürüldü.
Bu konuda yine topluca bir riyakârlık ayinine çağırılıyoruz.
Elbette büyük gazete, meşrebine uygun olarak, milli savunma refleksiyle Pippa'nın kız kardeşinin sözlerini manşet yapmıştı:
"Kötü insanlar her yerde var."
Bu yürek yakıcı hikâyede bu toprakların yerleşik nizamını, ideolojik örüntülenmesini çarpıcı bir biçimde dışavuran nokta, katilin dedikleriydi. Katil, yakalanmadan önce televizyonda Bacca'nın kayıp olduğu haberini izlerken "AB'ye rezil olduk. Hangi şerefsiz acaba?" demiş.
Katilin klişesi, hayatımızın bağrına çoktan çöreklenmiş. Ele güne rezil olmak. Yaşadığımız; birbirimize ve bizden olmayanlara yaşattığımız vahşeti Türkiye'nin Batı'daki imajı açısından değerlendirip vahvahlanmak. Kendi yaratıp kendi kurguladığımız vahşet karşısında kendi payımızı inkâr ederek olayı insani boyutundan soyup tanıtma-reklamasyon faaliyetinin alanına hapsetmek.
Pippa'nın barışa kendi dilinde katkı sağlayabilmek için çıkmış olduğu yolculuğun Türkiye ayağında düşmesi bu topraklarda yaşayan kimi gerçekten şaşırtmıştır? Daha ilk fotografını gördüğümüzde başına gelecekleri yürek çarpıntısıyla hissetmemiş miydik? Şimdi, "Affet bizi Pippa", "Utanıyoruz" ve benzeri sloganlarla onu uğurlarken bu toprakların kadınlar için hiç de tekin olmadığını, her gün onlarca kadının töre adına, siyaset adına, çoğunluk bir hiç adına öldürüldüğünü hatırlıyor muyuz? 'Yabancı kadınlar', birer kurban olarak hayatımızda her zaman yer bulmuşlardır. Defalarca onları andık, cenazelerini uğurladık.
Hatta bir ara Gülgeç'in çizgileriyle, peşlerinde tecavüzcü Türk canavarları ile birlikte karikatürlerini Alanya Turizm broşürlerine bile basmıştık.
O sıralar belediye başkanı kısaca, 'Neden bu kadar mesele haline getirdiniz, anlamıyorum. Turisti mizahi bir dille çağırmak istedik' demeye getiriyordu. Mizah malzemesi edilen şeylerin, benzerleri kısa zaman önce skorlanmış tecavüz, hayvan katliamı türünden geleneksel sporlarımız olması besbelli kafasını karıştırıyordu başkanın. Bir rahatlasa, 'Yalan mı, kardeşim?' diye bağıracaktı gazetecilerin yüzüne. Dante'nin cehennem tasvirini aratacak bir karikatürün bir turizm broşürünün kapağını süslemesinin baş döndürücü abesliğinden geçtim, tecavüzle, cinayetle kendine has, esprili bir dünya kurmayı amaçlamak öncelikle ciddi bir insanlık suçu, dediğimizi hatırlarım. 'Biz bize benzeriz' sloganının işaret ettiği kendinden memnun olma hali yanı sıra samimi bir itiraf, kendine uzak açılı bir otoportre çalışması olarak mı adlandırmalıydı bu girişimi? Bence, hayır. Gülgeç ve işini onaylamış olan onca insan öncelikle memleketin tekâmül etmemiş insanını komik unsur olarak yansıtırken belki de samimiyetlerine bir ödül bekliyorlardı.
'Yabancı kadınlar'ı katledenler, bu toprakların kadınlarını katledenler. Onların münferit sapıkların kurbanı olmadığını biliyoruz. Bu cinayette de hepimizin parmağı var.

Yabancı kadınlar
Aile albümünde tecavüz edilen yabancı kadınlar hep olmuştur. Turisttirler. Ya da görev icabı bu topraklarda ikâmet etmektedirler. Ya da bir Türk'e gönül vermiş yerleşik yabancı konumundadırlar. Kendilerine yönelik ikircikli bir duygunun menzilinden kurtulamaz, çeşitli biçimlerde hırpalanırlar. Yabancı kadınlara yönelik yakıcı şehvet ve ona eşlik eden parçalayıcı nefret vahşete patladığında, bunun bize duyuruluş biçimi de çoğunluk imalarla yüklü ve uğultuludur. Medyanın bu tür vakaları yansıtışında mahcupça örtmeye çalıştığı Türk erkeği 'refleksi'ni okumak mümkündür. Kurban fahişe midir? Burada ne aramaktadır? Türk erkeğinin methini duyup da mı gelmiştir? Kısaca kurban, gerçekten kurban mıdır? Haberi iletirken kullanılan dil, amaçlanan müphemliğe uygundur; onaylamaz görünürken vahşeti gerekçelendirebilmenin ipuçlarını da sunar. Kurbanın kimliği üstüne kafalar karıştırılır; portresi en azından kadınca bir eblehlik, bağışlanmaz bir temkinsizlikle gölgelenir. Zaten bu topraklarda herkes, yabancı kadınların mezhebi geniş olduğunu bilir.
Özgürlüğün imkânlarını hissettiren varlığıyla yabancı kadın, açık taciz odağıdır. Hele kordiplomatik bağlantıları olmayan, buranın yerleşik kasaba düzenine transfer olmuş dönme bacılar, ne kadar çırpınsalar kanlarında cirit atan hafifliği Türk erkeğine bir türlü unutturamazlar.
O kışkırtıcı hafiflik, onlara uygulanan her türlü vahşetin suç karşılığında doğal hafifletici unsur olarak hesaba katılacaktır.
Tarkan olsun, Karaoğlan olsun, kaç kuşağın çocukluğundan itibaren elinden tutan gürz bilekli Türk yiğitleri, Bizans'a vardıklarında âdetleri farklı bir dünyanın hafif kadınları tarafından el üstünde tutulur, Evdoksiyaların belini kırar, Katerinalara ağzını siler. Popüler kültürümüzde yabancı kadın hiçbir zaman güçlü ve tekinsiz bir Medea olarak değil, cinselliğini kullanarak yiğidi yoldan çıkarmaya çalışan dişi örümcek olarak sivrilir. Maksat yara almadan onun sırtını yere getirmek, haddini bildirmek ve iffetli yuvaya muzaffer dönmektir. Bir yandan dış dünyayı temsil eden yabancı kadının vaat ettiği özgürlükle başı dönen haz adamı olarak bu sınavdan kasıklarının hakkıyla çıkacaksın, öte yandan kendi hücrenin iç duvarlarını berkiteceksin.
İffetin sılada bekleyen cehennem olduğunu her Türk bilir.

Yabancı muktedirler
Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü'ne (UNESCO) bağlı olarak çalışan Dünya Kültür Varlıkları Komitesi'nin İstanbul'u Dünya Kültür Mirası Listesi'nden çıkaracağı haberi memleketimiz muktedirleri tarafından öfkeyle karşılandı.
Belediyenin yetersizliği ve umursamazlığının gölgesi altında koruma altındayken yok edilen binlerce eser, UNESCO'yu mutsuz ediyor besbelli.
Buna karşılık saray müdürü tarihçi Ortaylı ve yükselen yıldız, yeni kahraman Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, geçenlerde televizyonda UNESCO'ya köpürüyorlardı. Bizim onlara ihtiyacımız yoktu. Kendi kültürümüzü pekâlâ koruyabilirdik. Onlar kendilerini ne sanıyorlardı?
Bu tavrı şemsiyelerinin altına girebilelim diye on yıllardır kapılarında titreştiğimiz görevlilere de gösteriyor milli hassaslar ekibi.
Barroso'nun karşılanışında mehter ritmiyle efelenen, AB'nin sinsi planlarıyla Türkiye'yi bölmek için can attığını, ABD'nin de bu planda Avrupa'nın arkasında olduğunu haykıranlara tam bağımsızlıktan ne anladıklarını sorsanız, alacağınız cevabı anlayabilecek misiniz?
CHP'nin 301 konusundaki son feraset gösterisi, yeterince açık değil miydi? Hele hele Güldal Mumcu'nun fikir özgürlüğü konusunda böylesi bir manevrada rol üstlenmesi en azından acıklıydı. AKP, inanmadan, göstermelik değişikliklere imza atıp aradan sıyrılmaya çalışırken en büyük desteği olan muhalefet tarafından çelme yiyor.
Karşısında rezil duruma düşmekten korkarak misafir koltuğunun üstüne beyaz çarşaflar örtüp karşıladığınız adama karşı bir yandan da burnundan kıl aldırmayan ağa rolü üstleneceksiniz.
Batı karşısındaki ikircikli, ikiyüzlü tavır can çekişmektedir.
Türkiye'nin çok özel, çok nev-i şahsına münhasır, dolayısıyla özellikle Batı tarafından asla doğru anlaşılamayacak bir memleket olduğu fikri gülünçtür. Her milletin kendine has özellikleri bulunur.
Ama demokrasi konusunda belirli standartlara uyma sözü verdiysen, onları savsakladığında adayı olduğun birliğin görevlileri gelip seni eleştirecektir.
Kendi milli hassasiyetlerine çeki-düzen vermeyip 'Biz bize yeteriz' savsözüyle yetindiğin sürece yabancı erkekler karşısında eğilip arkalarından küfredecek, yabancı kadınları da fırsatını bulduğunda tecavüz ettikten sonra katledeceksin.

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

3.24.2008 - Fikirdaşlarım - Yıldırım Türker 20
Hakemlik etmeyelim
 
Yıldırım Türker                                 24/03/2008 (1581 kişi okudu)
 
Şimdi, şöyle başlamam gerekiyor.
Efendim, okurlarım bilir, Cumhuriyet gazetesi ve İlhan Selçuk ile tamamıyla zıt fikirlere sahip olmama rağmen yaşanan kabalık beni de çok incitti.
Hem zaten büyük gazete de sürmanşet dökümünü çıkarmış, konsensusu dayatmış: "İlhan Selçuk'a yapılan muamele ayıplandı. Üç beş fanatik dışında tüm yazarlar 'Kabul edilemez' dedi."

Bu dilin hoyratlığı, baskıcılığı karşısında ne düşünüyorsunuz? Bu dilin birlik ve beraberlik terörüyle mayalanmış tehditkârlığını sineye çekmemiz bekleniyor.
İlhan Selçuk'un 83 yaşında sabaha karşı gözaltına alınmış olması elbette çirkin. Üslubuyla insanı tiksindiriyor. Ama böylesine şoke olunası bir durum mudur? Türk polisinin üslubu konusunda fevkâlâde bir sapma mı göstermektedir?

İlhan Selçuk'un yaşı söz konusuysa, aylar boyunca her hafta gözlerimizin önünde tekmelenen, coplanan, saçlarından sürüklenen Cumartesi Anneleri'ne yaşlarını sormuş muyduk? İşkencede yetişkin oğluna ölümü izletilen babalardan hiç mi haberimiz olmamıştı?

Üstelik yeni değil. Bu memleketin, otoritenin vahşetinden çekmiş olduklarını da tarihçilere mi bırakalım? Sözgelimi Selçuk'un affettiğini ilân ettiği işkencecileri, 12 Mart'da yine bir sabaha doğru evlerini bastıkları ana babamı tartaklıyordu.

Bütün bunlar, Selçuk'a reva görülen muameleyi affettirmiyor elbet, ama sıradanlaştırıyor.
Ellerindeki düdükleri hep birlikte öttürerek bize bir hassasiyet dayatanlara, buradan bir hassasiyet konsensusu çıkarmaya çalışanlara, duygu ve tepki hakemlerine bildirilir. <******>

Koskoca toplumun böylesi bir kabalık karşısında şaşkınlıktan ağzı açık kalmış, 'artık bu kadarına da pes' demiş bir ve beraber halk olarak portresi en azından trajikomiktir.
Basının, yaşlı bir emekçisine sahip çıkması, onun haklarına kefil olması elbette anlaşılır ve beklenir. Ama simgelerden çektiğimiz yetmiyormuş gibi Selçuk'u bir simge, bir duayen, bir anıt olarak tepemize oturtma çabaları kantarın topuzunun kaçtığı noktadır.

(Bu arada birkaç işgüzar gayretine karşın parantez içinde kalmış olan Prof. Kemal Alemdaroğlu ve Doğu Perinçek için söylenenler işi iyice sulandırıyordu: Bir bilim adamıyla bir parti başkanı. Kemal Alemdaroğlu bir rektör olarak, "Güneydoğu'da 25 bin şehit verdik. Bir 45 bin daha, 100 bin daha şehit verir, Kıbrıs'ı da alırız, Yunanistan'ı da" şiarıyla hatırlanacak olan, Cumhuriyet'i tartıştırmayız diye sıkça haykıran, kendi alanında da intihaliyle, yani bilimsel hırsızlığıyla sivrilmiş bir başkomutandır. Perinçek, Kıbrıs'ı 'kaybettiğinde', "Türk ordusu Türk vatanının bağımsızlığını, egemenliğini ve güvenliğini sağlamakla görevlidir ve böyle görevler halkoylarına sunulmaz. Bu demokrasi budalalıklarının kesinlikle terk edilmesi gerekir. Genellikle gözler orduya dönmüştür. Devrimci, laik cumhuriyet, sosyal devlet hiç sevmediğim kelimeler. Türkiye'nin yönetimini düşman ele geçirmiştir" diye haykırdığında yanında Alemdaroğlu da vardı. Perinçek, sistemin bünyesinin yarattığı bir sivilcedir.)

İlhan Selçuk, Cumhuriyet'in, laisizmin simgesi olarak tanıtılıyor, sabaha karşı gözaltına alınıp badem gözlü olduğundan beri. Oysa, ille bir simge olacaksa, demokrasi düşmanlığının, darbeci militarizmin, vahşi jakobenliğin simgesi olduğu daha rahat söylenebilir.

Duayenin, popüler alanda nasıl yürekler titreten, ağızlar sulandıran bir kelime olduğunu biliyoruz. Biraz kıdemli hemen herkesin bu mertebeye ulaşma, bu unvanı hak etme olasılığı çok yüksek memleketimizde. Kelimenin yabancı tınısı, apayrı bir heyecan, neredeyse uluslararası bir liyakat hissini güçlendiriyor. Oysa İlhan Selçuk'a basının duayeni demek için gerçekten de Kemalist Kişilik Bozukluğu'ndan (KKB) muzdarip olmak gerek. Bir gazeteci olarak değil bir toplum mühendisi, bir fetvacı olarak sivrilmiş, hep 'önce devlet'çi olmuş, hakikat ile derdi memlekete kendi çizdiği yol haritasındaki duraklara yakışıp yakışmadığı kıstası içinde olmuş, kana inanmış, postala kanmış bir varoluş. Yasakçıların, militaristlerin duayeni. MHP dostluğuna kadar tenezzül buyurmuş bilge Türk. Apoletli yazar. <******>

İlhan Selçuk'a başkalarına reva gördüğü biçimde vahşi bir dokunuşla dokunulmuş olması hepimizi sarstı. Onun dokunulabilir, sıradan, bizim gibi bir vatandaş olduğunu gördüğümüzde ne hissedeceğimizi bilemedik. Dokunulabilirlerin, incitilebilirlerin, üstünde tepinilebilirlerin yaraları karşısında son derece umursamaz görünen basınımızın bir anda insan hakları şampiyonu kesilmesi her ne kadar sinirimizi bozduysa da asıl gösterilen tepkinin bir 'kutsal'ın kirletilmesine yönelik olduğunun altını çizmeliyiz.

İlhan Selçuk, yüce Türk ordusu gibi, hayatımızın kutsallarından biriydi. Artık değil.
Ama bu durumu kutlu ilan etmek aymazlığın daniskası olacaktır. Hayatımızın dokunulmazları, kutsalları değişiyor, o kadar.

Baykal'ın, "AKP, kendi derin devletini yaratıyor" sözleri, kanımca gereken ilgiyi görmedi. Öfkeli kabuki suratıyla derin devletini kaybetmiş bir dadaştı. Sözleri hakikati işaret ediyordu elbet. Devletin, derini ve sığıyla el değiştirme dönemine girmişliğinin gerilimi yaşatılıyor hepimize. Okur yazarlar, özgürlükçüler, solcular da acilen hakemliğe çağırılıyor.

Hakemlik
Lisedeyken futbol oynamaktan nefret ederdim. Beden Eğitimi derslerini fazlasıyla ciddiye alan bir Amerikan okulunda eski güreş şampiyonu hocamız bana müthiş bir oyun oynadı. Maçlara çıkmayacaktım, ama verdiği kitabı su gibi ezberleyip futbolun bütün kurallarını öğrenecek, sonra da hakemlik yapacaktım.

Kitabı dikkatle okumuş, yanlış hatırlamıyorsam ofsayt kuralından fazlasıyla etkilenmiştim. Her hafta ders saatinde yapılan sınıf maçlarında kimseye soluk aldırmıyor, ikide bir var gücümle ofsayt diye bağırıyordum. Maçların tadı tuzu kalmadı. Hocam tarafından uyarıldım. Ben hâlâ, 'Ama ofsayttı' diye tepiniyordum.
Hakemlik, düşünce hayatımızda aklıselim sahibi olmak anlamına gelmektedir. Kendi dışında cereyan eden oyun hakkında oyunun gidişatını asla belirleyemeyecek eleştiriler üretip iki tarafın da faullerinin dökümünü çıkarmak görevi veriliyor hakka hukuka inananlara. <******>

Yeni bir iktidar blokunun oluşması savaşında kaçınılmaz olarak kâh o tarafın kâh bu tarafın avukatı olarak gerilimli ve fuzuli bir varoluşa çağırılıyoruz.
Karşı tarafın vahşi darbeleri sonucu kendisini mağdur demokrasi gazisi ilan eden AKP'nin elinin güçlendiği anlaşılıyor. Karşı tarafın ceberutluğu karşısında rahatlıkla el artırıyor. Ama Ergenekon'un kökünü kurutma kararlılığının ikna edici olabilmesi için gereken hiçbir demokratik adımı atmıyor.

Sözgelimi İlhan Selçuk'un tutuklanması ve AKP'nin kapatılması davasının gürültüsü, kulakları Van ve Hakkâri'de yaşanan Newroz vahşetine sağır ediyor.
Taraf gazetesi dışında kimsenin gündemin alnına oturtmaya tenezzül buyurmadığı olaylarda, Van'da 3 bin kişilik gösteriye polisin müdahalesi sonucu 50'nin üstünde yaralı, 100'ün üstünde tutukluyla sonuçlandı Newroz kutlamaları. Hakkâri'de biri ciddi 12 yaralı var.

Oysa İçişleri Bakanı on gün önce "Valiler sorun çıkarmayacak" sözü vermemiş miydi? Valilerine söz geçiremeyen ya da böylesine kanlı bir yalan söyleyen iktidarın hesap vermesi gerekmez mi?
Vahşi laikçiler, Ergenekon teorisyenleriyle teknisyenleri, yasakçı militaristlerle karşısında aynı karanlık hırslar içinde devleti ele geçirmeye çalışan kendine demokrat AKP iktidarı.

Onların itişmesine kilitlenmiş, hak hukuk bilgisini bu savaşın stratejisine harcayan; işçinin, emekçinin, ezilen kesimlerin hak ve özgürlükler mücadelesinden kopmuş, adını bile İlhan Selçuk'la Deniz Baykal'a kaptırmış bir sol.

Devlet'le, kimin eline geçerse geçsin sorunu olan, bu tepemizde oynanan oyuna katılmak istemeyenler, hakemlik görevini de reddetmeli. Bu maçta top oynamak istemiyorsak hakemlikle cezalandırılmayı da kabul etmeyelim. Bu maçın sonu hiçbir şekilde bize yaramayacak.
Güçlü bir dayanışma hattı inşa etmenin tam zamanıdır. Solu tekrar kazanmak, biçimlendirmek, meydanlara salmak gerek. Solun öznesi, bu filler tepişmesinde ezilecekler olmak zorunda
yok YorumYorum yaz!Bağlantı


<- Sonraki Sayfa ->

B. ŞaFAk dUgaN

Tüm insanların EŞİT olduğu, özgürlüklerin yokedilmediği, düşüncenin ve üretmenin yasaklanmadığı, FARKLI olana önyargıyla yaklaşılmayan, her tür ayrımcılığın ortadan kalktığı , sevgi ve barış dolu bir yaşamı kurmak hepimizin elinde....
Tüm insanların EŞİT olduğu, özgürlüklerin yokedilmediği, düşüncenin ve üretmenin yasaklanmadığı, FARKLI olana önyargıyla yaklaşılmayan, her tür ayrımcılığın ortadan kalktığı , sevgi ve barış dolu bir yaşamı kurmak hepimizin elinde....

...................................

...................................

...................................

HRANT'I UnuTMaDIk!

İzleyin

..............  

...................................

SiSTeMi DöNüŞTürMek İsTİyORsANIz BuLAşıN!

Uluslararası AF ÖRGÜTÜ
BİANET:Bağımsız İletişim Ağı
RADİKAL Gazetesi
EVRENSEL Gazetesi
BİRGÜN GAZETESİ
SES ONLINE
KADIN Mühendisler Platformu
KADIN MÜHENDİSLER e-bülten
Kadın Mühendisler GRUBU
EĞİTİM-SEN
DİSK
KESK
İnsan Hakları Derneği
MAZLUMDER
İnsan Hakları Ortak Platformu
Düşünce Suçuna Karşı Girişim
HERKES EŞİT ve FARKLI
Helsinki Yurttaşlar Derneği
Savaş Karşıtları
Vicdani Ret Platformu
Anarşist Bakış
Bizim Hrant
HRANT ve BİZ
Bireysel Silahsızlanma
Tecrit ve Ölüm Orucu
Haklar ve Özgürlükler Cephesi
TAYAD
Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu
ÖZGÜR ÜNİVERSİTE
NESİN VAKFI
Türk Eğitim Vakfı
Kadının İnsan Hakları
AMARGİ
KAZETE
Uçan Süpürge
KA-MER
KA-DER
Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı
MOR ÇATI
FilmMOR Kadın Kooperatifi
Sivil Toplum Geliştirme Merkezi
Kaos GL
Lambda İstanbul
GÜNDEM ÇOCUK
Çocuk Hakları Koalisyonu
Engelsiz Erişim
Engelliler
Türkiye Engelliler Vakfı
Bedensel Engellilerle Dayanışma Derneği
Kayıp Aranıyor
GAZETECİLER SENDİKASI
ORTAK ADAY
BASKIN ORAN
UFUK ARAS
HALUK GERGER-UZAKLAR
TKİP
Türkiye Komünist Partisi
EMEK PARTİSİ
Özgürlük ve Dayanışma Partisi
Demokratik Toplum Partisi
KIZIL
Kurtuluş Cephesi
ATILIM
AÇIK RADYO
MAVİ DEFTER
ZMAG
Özgürlükçü Sol
Birlikte düşünelim
Felsefe LOGOS
HALKEvleri
TMMOB
NOKTA
ÖZGÜR GÜNDEM
KARAKUTU
TEMA
KÜRESEL ISINMA
IstanBloggers

...................................

VaKtiNiZ vArSa GöZ AtıN! PişMaN OLmAzsıNıZ..

DEVIANTART
İstanbul OYUNCAK MÜZESİ
BANU TAYLAN'ın DUKKANI
İstanbul Sokak Stili
Altı Üstü Tasarım
DUGAN BİLGİSAYAR
EKŞİ SÖZLÜK
OKUYAN US YAYINEVİ
ZİBARU
Çarpım Tablosu
Jazzetta
Endişeli Peri
Selim Tuncer
Düşler ve Erdemler
Derin Sular
Budalaca
Fikir Atolyesi
GAYKEDİ
BenHayattayken
Günlerin Tortusu
İLK 5
Mor Koyun
SİYAH KAHVE
DEVIANTART Şafak
EKİN SU DUGAN
FOTOKRİTİK Yash Skip
7.SANAT
Altın ÖRÜMCEK
JIKLET
Pino’nun Yeri
Sesli Kitap Gönüllüleri
Deli Fikir
Dino-Dream
Oyun Kurdu
Paternika
Grapp-inn
aKampus
theDOG
Kedim ve Ben
Blog Böceği
RAKI SEVER
Devletşah
EV CİNİ
ÇAY SAATİ
Portakal Ağacı
• • • • • • • •• • • • • • • • • • • •• • • •

 

Kampanya banner 2 

[0xd310059e470a85c1c0a80a2f.jpg]

...................................

İşçi ve Bahar Bayramı:1/Mayıs

Dünya Engelliler Haftası:10-15/Mayıs

Dünya Barış Günü:1/Eylül

Çocuk Hakları Günü: 20/Kasım

Çocuk İşçiliğine Karşı Dünya Günü:12.Haziran

Basın Özgürlüğü Günü: 3 Mayıs

Organ Bağışı Haftası :03-09.Kasım

Dünya Hayvanları Koruma Günü:4/ Ekim

İnsan Hakları Haftası:7-13/Aralık

Dünya İnsan Hakları Günü:10/ Aralık

Dünya Kadınlar Günü:8 /Mart

Dünya Çevre Günü: 5/ Haziran

Gözaltında Kayıplar Haftası:17-31/Mayıs